Hindistan… Uzun süreden beri gezi planlarımız arasında yer almasına rağmen cesaret edemediğimiz bir coğrafya. Ziyaret ettiğimiz onlarcasından, nereye çıkarırsa diye yola çıktığımız diğer ülkelerden farklı. Ülke demek bile zor, sanki bir coğrafyada on ülke gibi. Doğusu, batısı, güneyi, kuzeyi; her biri başka özellikte. Hem çok büyük, hem 1.5 milyarlık nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi, hem duyumların/filmlerin/okuduklarımızın etkisiyle yemeden/içmeden sokağa kadar güvenlik kaygısı. Ne yer ne içeriz, hastalık var mı gibi bir dizi soru işareti. Tüm bunlara rağmen şeytanın bacağını kırdık ve o coğrafyaya uzandık. Kendimizi biraz güvenceye alarak az bilinen ama en gelişmiş bölgesi olan güneyi tercih ettik. KERALA eyaletini. 8 günde zivri zahar, kilometrelerce yol kat ederek bölgeyi keşfe çıktık ve doğrusu Hindistan algımız değişti. Hindistan’ın genelini kapsar mı bu algı; o kadar iddialı bir ifade kullanamam ama baharatın anavatanı olarak bilinen bu bölgeye hayran kaldık. İnanılmaz doğası, havası, baharatı, tropikal meyveleri, sulu alanları değil sadece; insan dokusuna da hayran kaldık. Tümü doğal meditasyonlu sanki, sakin ve dingin. Bu sakinlikle sokaktaki kaosu organize hale getiren bir toplum. Daha da tuhafı, çoğunlukla sefalet içinde ama kendiyle, kültürüyle, ülkesiyle gurur duyan bir halk. Hani biz ‘varlık içinde yokluk yaşıyoruz’ deriz ya, onlar tam tersi galiba; yokluk içinde varlık halinde…


Hindistan/Kerala seyahatimizi turla değil, kendi grup arkadaşlarımızla yaptık ama organize gittik. Profesyonel bir organizasyonla. Toplam 12 kişilik arkadaş grubumuzun 2 üyesi geziye Londra’dan katıldı. Ve geziyi organize eden de Londra’daki arkadaşımız, profesyonel turizmci Zekiye Yücel. Kerala bölgesindeki yerel turizmcilerden destek ve öneri alarak, daha önce bölgeyi ziyaret etmenin de tecrübesiyle her aşamasını organize etti Zekiye. Grubun kalabalık olmasının ve yerel fiyatların avantajıyla şoförlü minibüs de tuttuk, böylece kilometrelerce, bazan tam gün süren mesafeleri sorunsuz geçirdik, hatta keyfe dönüştürme imkânı yakaladık.








Uçuş için Katar Hava Yolları’nı tercih ettik. Fazla değil ama başka alternatif uçuşlar da vardı; hem güvenli olması, hem uçak saatleri, hem transitte bekleme süresini gözeterek tercihimizi Katar’dan yana kullandık. Diğer hava yollarına göre biraz daha pahalı, ama doğrusu değer. Hem hizmet, hem uçuş kalitesi bakımından. Uzun bir yolculuk, aktarmalı, o yüzden konfor önemli. Hava şartlarının da etkisiyle, gidiş/dönüş çok rahat, hiç türbülansa girmeden çok iyi bir yolculuk yaptık.
Larnaka’dan yaklaşık 4 saatlik uçuşla Katar/Doha havalimanına indik. İki saatlik aktarma süresinin ardından buradan Kerala bölgesinin Kochi şehrine gittik. O da 5 saat. Havada geçen süre yaklaşık 9 saat. Dönüşü, son durağımız olan Kerala eyaletinin başkenti Thiruvananthapuram havalimanından, yine Doha aktarmalı yaptık. Dönüş de yaklaşık aynı süre.
Doha Havalimanı bilinen, transit uçuşlar için yoğun duraklardan biri. Ben ilk kez indim bu havalimanına ve keşke uçak rötar yapsa diye düşündüm açıkçası. Hava limanı mı, botanik bahçesi mi, köy mü; belli değil. Kapalı mekânda duvarlardan su akıtarak, yerden/alttan su sistemleriyle nemli ortam yaratarak muhteşem bir alan oluşturmuşlar. Dünya markalarının yoğun olarak bulunduğu ihtişam ve gösteriş alanı. Çok da büyük. Transit uçuş için işlemlerin ardından biniş kapısına havalimanı içindeki trenle gidebildik. Kontrollerin, gümrüklerin de sıkı olduğu bir havalimanı.



Havada 9 saat, beklemeler/yollar dahil toplam 15 saat sonra ilk durak Kerala bölgesinin liman kenti Kochi, diğer adıyla Cochin. Saat farkının da etkisiyle (bizden 3.5 saat ileride) gece yarısı otelimize girdik. Casino Hotel. (Hotelin bildiğimiz casino ile alakası yok) Kentin bir parçasını oluşturan Hindistan’ın en büyük yapay adası Willingdon adasında, havuzlu bir otel.
Havalimanı hariç yerlilerle ilk tanışmamız bu otele girişte, sabaha yakın 3’te oldu. Bizi özel hissettirmek için yırtınan insanlar. Odalara özel dizayn, güller, kokular. Bize özel sandık, sonraki günlerde anladık ki özleri, kültürleri bu. Hep saygılı, hep naif, hep dingin, hep güler yüzlü.
İlk intibayla resepsiyondaki kadının kafasını yana sallayarak gülümsemesinin sebebini çözemedim. Hani bizim ‘seni gidi seni’ hareketimiz. Meğer ‘iyiyim, her şey tamam’ manasındaymış. Kafamızı aşağıya sallayarak yaptığımız onay hareketi, oralarda yana sallanarak yapılıyormuş…

























Kochi’de ilk yarım gece de dahil edilirse 3 gece, 2 tam gün geçirdik. Otelde iyi bir havuz ve diğer imkânlar olmasına rağmen, yoğun bir programla kenti keşfe çıktık.
Kanallar içindeki bu kenti önce feribot gezisiyle turladık. Yaklaşık iki asırlık İngiliz sömürge döneminin izlerini tüm bölge gibi her adımda yaşatan kentte, İngilizler öncesi bölgeyi/limanı istila eden Hollanda’nın izleri de hâlâ yaşıyor. Kanallar içinde gezerken Hollanda Sarayı olarak anılan bölgeyi, ünlü Çin balık ağlarını gözleme imkânı bulduk. 14. yüzyılda bölgeye ayak basan Çinli kaşifler tarafından tanıtılmış bu ağlar. Hatta Kochi kentinin diğer adının Cochin (co-chin/Çin gibi) olmasının nedeni de bu. Elle çalıştırılan, mekanizmalı bu dev balık ağları kentin simgesi.
Bölge deniz ürünleriyle ünlü. Nüfusun çoğunluğu balıkçı, geçim kaynağı bu kanallar/deniz.



Kentte önemli ağırlığı olan, turistlerin uğrak yeri kadın kooperatifini de ziyaret ettik. Hem kadının toplumdaki yeri, hem üretim alanları bakımından önemli bir deneyimdi. Baharattan kınaya, dokumadan ahşap ve bambu ürünlerine, kaşmir kumaştan paşmina şallara, elbiselere kadar her tür şeyin bulunduğu bir mekân.






Kochi’yle özdeşleşmiş bir diğer şey de danslar. Geleneksel klasik Hint dansı. Kathakali diye bilinen, 10 yıl gibi uzun bir eğitim sürecinin ardından sahneye çıkan mim sanatçılarının sahne aldığı bu dansı izleme imkânı bulduk. Tabii ki haftalar öncesinden bilet alarak, yer ayırtarak. Gösterileri kadar kıyafetleri ve makyajlarıyla ünlü bir sahne sanatı. Saatler süren makyaj aşamasını da gözleme imkânı bulduk. Abartılı yüz ifadeleri, mimikleri ve teatral makyajlarıyla sadece bu kentte değil, bölgede efsane.





Kochi’yi 2 günde insanıyla, yaşam şekliyle tanımak için sokakları turladık. Farklı dinlere ev sahipliği yapan, tarikat gibi sokakları bulunan bu kentte, bazı evleri de ziyaret ettik. Hatta kutsal diye lağım gibi suda yıkananlara bile tanıklık ettik.
Yaklaşık 30 derece sıcaklık vardı gittiğimiz günlerde. Sıcak bana çok uygun. Ayrıca güneş dik olduğu için bol D vitamini de almış olduk. Ama nem oranı da çok yüksekti Kochi’de. Bavuldaki eşyaları bile etkileyen bir nem.
Şubatın ilk haftasını kapsayan gezimizde yağmur, fırtına hiç yaşamadık. Mevsim olarak en uygun zaman. Zaten mevsim şartlarını dikkate aldık geziyi organize ederken. Bölge nisandan, özellikle hazirandan sonra kesintisiz muson yağmurlarıyla ünlü. (Yıllık yağış ortalaması 3 bin mm). Zaten doğa en iyi tanık. Gözün gördüğü yere kadar her yer yemyeşil. Ya asırlık dev ağaçlar, özellikle dev yağmur ağaçları; ya da ekilmiş alanlar. Boş toprak, tarla yok.












Kochi’nin ardından yeni hedef Periyar. Dağlık, doğal park alanı bulunan bir bölge. 5 saatlik yolculuk yaptık, dik ve engebeli yollardan gittik. Belki onlarca kent, kasaba, köyden geçtik ama ne zaman bir kentten çıkıp, ne zaman ötekine girdiğimizi anlamadık. Çünkü boş toprak yok. Her yer yemyeşil, her yer konut, her yer kalabalık.
Periyar’a giderken yolda bir durak yaptık. Amaç kauçuk tarlalarını görmek. Organize, planlı gittik, öğle yemeğimizi de burada aldık.
Sıradan bir alana gireceğimizi düşünürken yine nefesimiz kesildi. Kauçuk gördüğümüz, bildiğimiz bir ağaç belki ama böylesi değil. Üstelik bu tarlada, lastik yapımı dahil birçok alanda kullanılan kauçuk sıvısının nasıl zahmetli bir uğraşla, elle toplandığını gözleme imkânı yakaladık.















Kısa moladan sonra yola devam. Toplamda 5 saat yolculuk. Bu kez hedef ormanlık alandaki otelimiz. Minibüs otel yoluna giremeyince bir an tereddüt ettik, nereye geldik diye. O kadar engebeli ki yol, otele safari ciplerle taşındık. Ve o ne; cennete düştük. Dağın ortasında küçük, butik bir otel. Tek ses, kuş sesleri. Sabah koro halinde, ne tür olduğunu bilemediğimiz kuş sesleriyle uyanma ayrıcalığı. Havuzlu, vejetaryen mutfağı da olan rüya gibi bir tesis. Ömrü uzatan cinsten. Adı da Niraamaya Retreats Cardamon Club. Çalışanlar yanında otel müdürü de kendimizi özel hissetmemiz için kul kurban, odalarda da yok yok.



























Bu otelde kalırken bölgedeki doğanın nimetlerinden bol bol yararlandık. Öncelikle, adını Periyar nehrinden alan Milli Park’ta yürüyüş. Boydan boya. Yırtıcılar dahil her tür yaban hayvanın yaşadığı, nehir ve göllerle çevrili, kabilelerin yaşadığı kocaman bir alan. Bu parkta yaklaşık 10 km yürüyüş yaptık, iple çekilen bambudan el yapımı sallarla nehir geçtik, yaklaşık 4-5 km de bambu sallarla kürek çektik. Çok uzun, çok yorucu ama inanılmaz bir deneyim oldu. Kobraların, kaplanların da yaşadığı bir doğal park ama biz filler, maymunlar, yaban domuzlarıyla yetinmek zorunda kaldık. Geri kalanların da ağaçlardaki izleriyle.
Çok keskin kuralları olan bir bölge bu. Ancak silahlı korumalarla ve izinle gezilebiliyor. Günlük gezebilecek insan sayısı çok sınırlı, o yüzden çok önceden rezerv yaptık. Doğal yaşamı, hayvanları rahatsız etmemek için doğayla uyumlu renklerde kıyafet şartı var, yüksek sesle konuşan da sürekli uyarılıyor. Sigara içmek kesinlikle yasak, güvenlik görevlilerinden kopup ayrı yürümek de öyle.
O kadar iyi korunmuş ki park alanı, karada ve suda kilometrelerce yol almamıza rağmen tek bir çöpe rastlamadık. Bölgenin en kadim koruyucuları da buralarda yaşayan kabileler.



Filleri yürüyüş yaptığımız doğal parkta gördük, daha doğrusu grubumuzun bazı üyeleri gördü, ben göremedim mesela. Ama o konudaki açığı da kentteki fil parkında kapattık. Filler uyumlu, sakin hayvanlar. Bazı arkadaşlar fillerle tur attı burada; ben yedirmekle, dokunmakla yetindim.






Bölgede ünlü dövüş sanatı gösterisini de ihmal etmedik. Büyük ilgi gören, o da önceden rezervle girilebilen bir gösteri. Kung Fu ve Karate dahil dövüş sanatlarının atası kabul edilen bu gösterinin adı Kalaripayattu.

































Bölgedeki 3 gece, 2 tam güne başka ne sığar? Aslında o otelden çıkmadan kuş sesleri arasında ve masaj odalarında meditasyon yeterliydi ama bu bölge aynı zamanda baharat bölgesi. Çay tarlalarının tablo gibi olduğu bir bölge, herhalde benzeri yok. Onları görmeden olmazdı. Ancak safari araçlarla gezebilirdik ve öyle yaptık. Zekiye, bölgeye hâkim bir de rehber buldu ve unutulmaz bir safari yaptık. Çay ve kahve tarlalarını gördük, yerinde gözlemledik. 100 senelik kahve bahçeleri. Çay tarlalarında emekçi kadınlarla birlikte çay hasadı yaptık. Bildiğimiz, bilmediğimiz baharat dünyasına uzandık. Baharatın anavatanı burası. Karabiberin ağaca sarılmış halini ve nasıl toplandığını, zerdeçalın tazesini, ünlü masala çayının karışımlarını, curry ağaçlarını, zencefili gördük. Kakule (cardamom) (ağaçlar altında örtülü yetişiyor), kajun, muskat (ağaç şeklinde), vanilya (ağacı orkide), kakao, kimyon, tarçın ve daha niceleri.



Gündüzleri bölgeyi keşif evet, ama gece ille de otel. Kimi zaman ateş etrafında masala çayı içtik, kimi zaman otelin özel menülerini tattık. Bunlardan biri de, bölgenin simgelerinden vejetaryen yemek ve sunum oldu. Büyük banana yapraklarının tabak olarak kullanıldığı bu sunumda, her tat yöresel ve bizim için ilkti.


Zaten bu gezi benim için birçok açıdan ilk oldu. Vejetaryen yemeklere, hele de acıya mesafemi kırdım. İlk defa acılı yemekleri tattım. (Aslında alternatif çok, ille de acılı yemek zorunda değildim ama alışkanlıkları bırakıp yereli tanımada fayda var). Dahası, pilavı bile ekmekle yiyen ben, 8 gün ekmeksiz, pide tipi yerel el yapımını ekmek niyetine kullandım. Ve ekmeksiz de yaşanabileceğini deneyimledim.









Ve yola devam. Bu sefer güzergâh Başkent Thiruvananthapuram. Ama yolda mola verip gemi turu yapacağız. Çünkü yol 8 saat.
Backwaters (göller, nehirler, kanallardan oluşan durgun su ağı) dedikleri bir gölde gemi turu yaptık. Yüzeyi yer yer su orkideleriyle kaplı sularda. Buralardakiler aslında otel gemiler, yüzen evler. Venedik’i, Amsterdam’ı anımsatan bir manzara. Sahil boyunda bir yanda göl sularıyla çamaşır yıkayan fakir insanlar, karşı kıyıda lüks villalar. Her yanı çelişkiler diyarı…
Gemiyle o sularda kısa bir tur yaptık, yemeğimizi de gemide yedik ve yola devam.







Yolda, tüm ekipten büyük takdir toplayan 20’li yaşlardaki genç ve girişken şoförümüzün uyarısıyla, tepedeki ünlü heykeli de görme imkânımız oldu. Dünyanın en büyük kuş heykeli. 60 metre yükseklikteki akbaba heykeliyle ilgili efsane çok.
Bu güzergâhta pirinç tarlalarını da gördük. Şimdiye kadar çay, kahve, baharat, meyve ağaçlarını görmüştük; doğrusu pirinç aklımıza gelmedi. Meğer en önemli üretim alanlarından. Zaten her yemeklerinde de özel bir yeri var pirincin. Pirinç tarlaları backwaters’in bir parçası.



























Başkente ilerledikçe görüntüler değişmeye başladı. Yollar daha düzgün, evler ve arabalar daha iyi, hele kent girişi çok etkileyici.
Burada tek bir günümüz var. O yüzden kısa bir turla yetindik kent içinde. Ünlü Hindu tapınağı Padmanabhaswamy’yi gördük. Yerel kıyafet gerektiğinden içine giremedik tapınağın. Sokaklarda biraz tur, alışveriş ve bir gece konaklayacağımız otel.





















Dağdaki otelden ayrılırken buruk kaldık, ama bir baktık ki başka bir cennete düşmüşüz. Aynı şekilde botanik bahçesi içinde, doğal, muhteşem odaları olan, okyanus kenarında bir otel. Meğer aynı şirkete ait. Bu da Niraamaya Retreats, Surya Samudra. Yağmur ağaçları, hamakları, masaj odaları, özel menüleriyle, kuş sesleri arasında bir otel. Karşıda liman olduğu için dağdaki sessizlik yok ama burası da özel bir mekân. Ve bize (herkese) yine güllerle, namaste selamlarıyla, yaseminlerle karşılama.
Bu otelde ancak bir gece konaklama yapabildik. Ertesi gece, gece yarısı dönüş vakti. Bu kentteki hava limanından, aynı yoldan dönüş.

















Kerala bölgesinde 7 gün boyunca saatlerce yol gittik, bölgeyi boydan boya geçtik; yeşil olmayan kuru alan görmedik. Her yer doğal botanik, değilse ekilmiş. Her tür tropikal meyve buralarda. Çoğunu biliyoruz tabii ki, ama bilmediklerimiz de var. Mesela jackfruit denen kocaman meyveyi ilk defa gördük/m. Papaya, mango, şeker kamışı, pineapple/ananas, banana… her şey var. Limon ve lime da gördük bazı yerlerde.
Grup arkadaşlarım ‘video olmadan nasıl anlatacaksın bu doğayı’ diye sordular. Aslında zor ama benim kullandığım blog, video paylaşımı için sorunlu. Fotoğrafla yetinmek zorundayım, hatta fazla fotoğrafa bile isyan eden bir blog. O yüzden, yok yoktur buralarda demek galiba en iyisi. Hatta belki daha ileri giderek, insan o doğada aylarca bir başına kalsa ölmeden yaşar demek bile yanlış olmaz.
Yolda birkaç inek, ormanlık alanlarda fil ve su aygırları, kuş türleri, sokaklara kadar inen maymunlar hariç çok fazla hayvan görme imkânımız olmadı veya bize rast gelmedi. O kadar kalabalık ki her yer, sanırım ancak gece gözleme imkanı var doğal hayatı. Her türü barındıran bir doğa yapısı…
Kaşmir, paşmina gibi bu bölgeye özgü, dünyaca ünlü, Avrupa ülkelerinde fahiş fiyatlara satılan özel ürünlerin kaynağı da doğal hayat. Bölgede yaşayan bir keçi türünden, keçinin karın tüylerinden elde edilen kumaş ve şal türleri.





















Yemek konusunda tutucu sayılanlardanım. Her tada, bilinmeyene mesafeli oldum hep. O yüzden Hindistan’a giderken olur da hiçbir şey yiyemem korkusuyla peksemetler /peynirler/pilâvunalar/torbayla kuruyemişler aldım yanıma. Oysa çoğunu dağıtmak zorunda kaldım. Hatta kilo alarak döndüm/k. Çünkü, algının aksine her tür yemek bulmak mümkün oralarda, özellikle de her zaman tercih etiğim deniz ürünleri. Baharat çok, acı çok ama tercih şansınız var. Tabii ki yolda, sokakta, bilmediğimiz yerlerde yemek yemediğimizi, mekânlar konusunda seçici davrandığımızı da eklemek gerek.











Bu ülkedeki veya bu bölgedeki trafiğe ayrı başlık açmazsam olmaz. Çünkü trafik, trafikteki insan halleri aslında toplumun göstergesi.
Kilometrelerce seyahatin çoğunda genelde şoförün yan koltuğunda oturdum, fotoğraf çekebilme ve gözlem yapabilme gailesiyle. İlk gün ilk saatler ayaklarımın kasıldığını hissettim. Tam bir kaos. Kim nerden gelir, hangi araba geçer, görüş yokken virajda araba nasıl geçilir… Yollar insan deryası, bitmeyen bir insan ve araç kalabalığı. Ama birkaç saat sonra fark ettim ki, o kaosta bir düzen var. Düzen de değil aslında, rahatlık. Virajda araç geçene öteki yer veriyor, sinyalsiz dönen için durak yapıyor, bağırma/çağırma/gerilim hiç yok. Sürekli korna çalıyorlar, o da ben geçiyorum veya kenara çekil mesajı. Korna çalınan da çekiliyor… Bir baktım, bir süre sonra gerilim gitmiş, bende bir rahatlama. Lefkoşa-Mağusa yolunda daha çok gerilirim sanki. Nasıl bir tanımlama yapmalı diye düşünürken, Zekiye ile birlikte ‘organize kaos’ dedik adına. Sistem içinde sistemsizlik yaşayan bizle kıyaslarsak da; sistemsizlik içinde sistem kurmuşlar, son derece dingin halleriyle.
Trafiğin burda da biz gibi İngiliz sistemiyle çalıştığını, araçların sağ direksiyon olduğunu eklemekte fayda var.
























Fotoğraf çekmeyi, çektirmeyi seven bir toplum. Fotoğrafının çekilmesine tepki vereni görmedim, aksine anında gülümsüyorlar.
Ülkelerinden, coğrafyalarından, yönetimlerinden gururla bahsetmelerini, övünmelerini, övmelerini dinlerken de yine kıyasladım bizle. Varlık içinde yokluk yaşarken, oralarda yokluk içinde varlığın sırrını çözmeye çalıştım.
Bölgenin, Kerala eyaletindeki yerel iktidarın komünist partide olduğunu da eklemek lâzım sanırım. Her yerde orak/çekiçli bayraklar görünce sorduk, araştırdık; komünist partinin yönetimde olduğu tek eyalet Kerala. Hatta diğer eyaletlere kıyasla refahı, kadının konumunun iyi olmasını, eğitim düzeyinin yüksekliğini de bu rejime bağlayanlar oldu.
Birkaç not…
-Hindistan/Kerala bölgesi için sanılanın aksine aşı gerekmiyor. Gitmeden iyice araştırdık, zorunluluk yok. Ona rağmen kremler, haplar, ilaçlar aldık; belki mevsimin etkisiyle sinek ısırığı sorunu bile yaşamadık.
-AB pasaportu da olsa Hindistan’a vizeyle gidiliyor. Vize almada sorun yaşamadık. Ama vizeye rağmen girişler ve çıkışlar sıkı kontrol altında. Girişte tek tek detaylı sorgulamadan geçtik. Çıkışta da askeri düzen nizamında arandık. Giriş ve çıkışta farklı hava limanları kullandık, ikisinde de hantal uygulamalar yaşadık. Örneğin o kadar seyahat ettim, bir ülkeye girişte pasaportla birlikte biniş kartı istendiğini ilk defa gördüm. Ben her zamanki gibi artık işi bitti diyerek uçakta bıraktığım için görevlinin lütfen’iyle giriş yapabildim. Çıkışta da, şimdilerde artık hiçbir hava limanında görmediğimiz uçak bileti istendi. Sistemde biletleri görmelerine rağmen biletleri telefonlarımızdan göstererek havalimanına giriş yapabildik.
-Hindistan’ın geneli mi bilmiyorum ama Kerala bölgesi bizden 3.5 saat ileride. Böylece buçuklu düzenlemeyi de ilk defa duymuş olduk.
-İngilizce yaygın. Herkes değil ama esnaf, satıcılar, sokaktaki insanlar genellikle İngilizce dertlerini anlatabiliyorlar. Zaten galiba İngiliz sömürge döneminin en fazla iz bıraktığı ülke Hindistan. Ülkenin simgesi yağmur ağaçlarından çay kullanımına ve trafiğe kadar birçok alanda İngiliz etkisini görmek mümkün.
-Kurallar katı ve insanlar yasalardan, polisten korkuyor. Mesela sigara içmek ciddi bir sorun. Biz gibi sigara içicileri için alanlar, açık havada bile çok sınırlı. Otel bahçelerinde dahi özel yerler var, ancak oralarda içebilirsiniz. Sokakta yerli insanların sigara içtiğine de çok nadiren tanık olduk.
-İçki kullanımı da sorunlu. Genelde yolda, sokakta, dükkânda içki bulmak zor. Hatta oruç günleri var, o gün içki içmek yasak ve ağır cezası var. Eyaletlere göre farklı uygulamalar var. Kerala bölgesinde yasak, her ayın ilk günü uygulanıyor. İçki kullanımını sınırlama hedefiyle yapılan bir uygulama.
-Geri dönüşüm kültürü çok yaygın. Hatta bazı yorumculara göre Avrupa’dan daha ileri bu konuda. Alışverişlerde de naylon değil, geri dönüşümü olan poşetler veriyorlar.
-Biz şubat başında, 30 derece ile en iyi hava şartlarının olduğu dönemde gittik. Tropikal yağmurların kesintisiz etkili olduğu yaz aylarında (haziran-ağustos) da sıcaklık çok fazla düşmüyor. Oralarda soğuk, bizim soğuğa benzemiyor. Camsız otobüsler, hatta otel odalarında tavanı yarı açık banyo odalarının nedeni de bu sanırım.
-Ulaşım araçlarında birinci sırada (gözlemlediğim kadarıyla) motor. Çok kalabalık bir ülke ve geneli yoksul. Modern araçlar her yerde ama yaygın olan motor kullanımı, 3 tekerlekli taşıma araçları, otobüsler.
-İnsanlar gündelik hayatta genellikle yerel kıyafetli. Kadınlar kumaşı elbise şeklinde, erkekler pantolon/şort modunda sarıyorlar. O sarma işlemi özellikle kadınlarda epey meşakkatli. Alışveriş merkezlerinde de genellikle yerel kıyafetler, şallar satılıyor. Kaşmir, paşminalar, ipekler çok yaygın, her yerde.
-Çoğunlukla yerel para kullanıyorlar. İngiliz sömürge döneminin her tür etkisi var ama, otelde bile Sterlin’i lütfen kabul ediyorlar veya etmiyorlar. Giderken biliyorduk, Hindistan Rupi’si almaya çalıştık ama ne adada, ne Londra’da bulmak mümkün olmadı. Ülkeye girişte havaalanından aldık. 1 Sterlin, 100 Rupi civarında. Hava limanında bu rakam 97, şehir içinde 105. O nedenle hava limanından sadece zorunlu ihtiyaçlar için az miktarda almakta fayda var.
-Alfabe çizgilerden oluşuyor, isimler de çok uzun. O yüzden tabelaları okumak, anlamak çok zor. Hatta bu yazıyı yazarken de, detaylı notlarım olmasına rağmen tekrar tekrar internetten isimlere bakmak zorunda kaldım.
-Balıkçılık çok yaygın, bölgede neredeyse 3 kişiden biri balıkçı ama karada her tür av yasak… Orada etkilendiğim çok şey oldu, bu da onlardan biri. Doğal hayatı, ülke nimetlerini korumak için elden geleni yapıyorlar; dev coğrafyaya, alt yapı sorunlarına, kalabalık nüfusa rağmen…


