Polonya… Masalsı, büyülü, hüzünlü, eğlenceli… Toplumsal hafızanın en iyi örneklerinden

Bir ülke düşünün, adım başı tarih. Yürüdüğünüz, dokunduğunuz, baktığınız, yediğiniz her şeyde. Tarih dediğin de tarih. Savaşlar, katliamlar, zaferler, sanatçılar/sanat eserleri, üretenler/ tüketenler, yıkanlar/kuranlar.  Üstelik bunu inanılmaz bir organizasyon, disiplin ve estetikle harmanlamış. Orta çağ mimarisini olduğu gibi güne taşımış mesela, ama hantallık veya kasvet yok. Katliamları, yok oluşları, yeniden dirilişleri, zaferleri resimle, heykelle, anıtla, müzeyle öyle bir işlemiş ki, hiç ilgisiz insan bile tarihe odaklanır. Belki yüzlerce yıllık derin ve çalkantılı geçmiş, belki dindar bir toplum (koyu Katolik) olmanın etkisiyle inanılmaz bir aidiyet duygusu. Her adımda unutma, unutturma, yaşat diyor…

Polonya’ya bu girişte özetlediğim izlenimlerle gitmedim. Hatta gezi programımda bile yoktu diyebilirim. Bu ülkeyle ilgili algım feodal, Avrupa’nın köylüsü, fazla dindar, kasvetli, ırkçı v.s idi aslında. Yola çıkarken algım buydu. İyi ve küçük bir gruptu gidecek olan, kapsamlı bir geziydi, hani bir göreyim modu. En önemlisi programda Auschwitz ziyareti vardı, hiçbir şey olmasa filmlerde defalarca gördüğüm insanlığın yüz karası bu kampı görecektim. Çok da etkilenmeyecektim; nasılsa çok filmini gördüm, belgeseller izledim, çok okudum! Ama evdeki hesap uymadı. Polonya ile ilgili algımla gördüklerim ve izlenimlerim denk düşmedi. Bu masalsı ülkeye hayran kaldım. Katliam/soykırım kampını ziyarette de sandığımın aksine tarumar oldum, hatta çok film seyretmenin etkisiyle sanki orada yaşamışım hissine bile kapıldım.

APEX Tur organizasyonuyla, küçük bir grupla 9 günlük bir geziydi. Kapsamlı ve yoğun. Hani bavulu açmaya vakit olmayan gezilerden. 2 gece Varşova, Gdansk-Poznan ve Wroclaw kentlerinde birer gece ve son durak Krakow’da 3 gece. 9 günde toplam 5 kent. Krakow’da 3 gece kalmanın nedeni de, gezinin sadece kentle sınırlı olmaması. Auschwitz-Birkenau Müzesi ile yine gezinin ilgi çekici duraklarından tuz madeni (Wieliczka) de bu bölgede.

Larnaka-Varşova arası uçak yolculuğu 3,5 saat. Varşova’dan sonra tüm yolculuklarımız otobüsle, kara yolundan oldu. Bu yolculuk, dümdüz ova şeklindeki güzergâhı, adım başı yemyeşil ve sulak doğayı görmemize imkân sağladı. Sadece gidiş yönünde toplamda 1500 km’yi aşkın yol kat ettik. Dönüş ise aktarmalı uçakla. Krakow-Varşova arası bir saate yakın uçuş ve ardından Varşova-Larnaka.

Polonya gezimizde 4 değilse de 3 mevsimi yaşadık. İlk günler 35 derecelerde kavrulduk. 40’lardan gittiğimiz için adapte olmada zorlanmadık ama oralar bu sıcaklara pek alışık değil. Sokaklarda fıskiyelerle sağlanıyor serinleme. Ama son günlerde, özellikle Krakow durağını yağmurlu, rüzgârlı, geceleri 10’lu derecelere inen havada gezdik. Hazırlıklıydık aslında, çünkü yaz ayları sıcak ama en yağışlı dönemi bölgenin. 

Ziyaret ettiğimiz kentler, ayrı eyaletlere ait. Eyalet değil Voyvodalık deniyor. Toplam 16 eyalet var ama özerklik belediye meclisi ile sınırlı. Nüfus da dağınık durumda bu ülkede, yoğunlaşma az. Örneğin ülke nüfusu 40 milyona yakın, Varşova’nın nüfusu 2 milyon civarı.

Küllerinden doğan kent, Varşova

İlk durak Varşova. İlk izlenim, trafik yoğunluğu. Sadece Varşova değil, diğer kentlerde de trafik yoğun. Ama garip şekilde gürültü, karmaşa yok. Korna sesi duymadık galiba. Her taraf yeşil, boş toprak yok. Doğa uygun, kuzey bölgeleri, sürekli yağış var ama inanılmaz bir koruma da var. Devlet değil sadece, insanlar da koruyor. Binalar, cafe’ler, meydanlar, dükkânlar, her yer çiçeklerle bezenmiş.

Avrupa’nın en büyük parkı da bu kentte. Parka park demek zor, kasaba gibi. Lazienki Parkı. 80 hektarlık bu parkta 10 binden fazla ağaç, yüzlerce hayvan çeşidi var. Sarayları, konutları, şatoları, göletiyle kent içinde kent sanki.

Ünlü Polonyalı Besteci, Piyanist Frederıc Chopin’in heykeli de ana merkez burada.

Sanata, sanatçıya çok değer veren Polonya’da, Chopin ilah, gurur kaynağı. Hatta, 1800’lü yılların ortalarında ölen Chopin’in kalbinin vasiyeti üzerine Kutsal Haç Kilisesi’nde bir sütuna yerleştirildiği belirtiliyor. Ama ikinci dünya savaşı sırasında büyük oranda yerle bir olan kentte o sütunun ayakta kalıp kalmadığına dair soru işaretleri de var.

Varşova, küllerinden doğan kent olarak anılır hep. Bunun nedeni, kentin ikinci dünya savaşı sırasında büyük oranda yerle bir olması ve savaşın ardından aslına uygun olarak yeniden inşa edilmesi. Gerçekten işaret arıyorsunuz, hani derme çatma mı diye, yok. Eski planları bulmuşlar, kilise öncülüğünde para toplamışlar, yıkıntılardan bulabildikleri parçaları bir araya getirmişler ve kenti yeniden inşa etmişler.

Toplumsal hafızayı canlı tutmak için her şeyi yapmışlar. Savaştan sonra yeniden yapılan ünlü kale, yarım gibi. Yarım ay şeklinde. Taşıma, derleme parçalarla yeniden inşa edilen kalenin o günler hatırlansın diye özellikle yarım bırakıldığı belirtiliyor.

Geniş meydanlı kent merkezi; cetvelle dizilmiş gibi aynı yükseklikte estetik ve renklendirilmiş, her biri sanat eseri görünümündeki binalar, restoran/cafe ve alışveriş yerlerinden oluşuyor. Kentin odağı, kalbi burası. Gittiğimiz diğer kentlerde de aynı. Kentte yüksek, hatta dev binalar çok ama farklı bölgelerde, merkez dışında. Hatta son 10 yılda artmış bu yüksek, beton inşaatlar diye şikâyetler var. Ama esas doku, kentin kalbini ve turizmin merkezini oluşturan kent merkezi koruma altında, taş oynatmak yasak.

Tuğladan yapılmış kraliyet şatosu/kalesi, resim çekmeye doyamadığımız tarihi binalar, anıtlar, Arnavut kaldırımlı dar sokaklar, ülkenin genel vizyonunun ilk görselleri.

Adım başı bir anıt önünde veya resmi binalarda savaş gazilerine, anıtsal törenlere rastlamak da mümkün.

Varşova’dan ayrılmadan, Nazım’ı da anmak istedik. Saman Sarısı adlı şiirini yazdığı Bristol Otel’i bulduk. Nazım Hikmet’ten bir iz, fotoğraf, anı bulamadık ama biz bir anı bıraktık. Çok lüks bu otelde bir kahve içebildik.

Gdansk… Tümü etkileyici ama burada yaşanır

Varşova’dan yaklaşık 4 saatlik otobüs yolculuğuyla Gdansk’a indiğimizde farklı bir büyü ile karşılaştık. Belki farkı denize kıyısı olmasından. Polonya’nın Baltık denizine açılan kapısı, ticaretin merkezi Gdansk. Deniz, kentin içinden geçen nehir, rengârenk mimari, görkemli binalar, her biri tek tek ayrı yazı konusu olabilecek tarihi eserler, ana caddede sokak müzikleri… Büyülü, eğlenceli, cazip bir ortam. Ülkenin geneli son yıllarda turizm açısından cazibe merkezi olmaya başlamış, bu kentin ek avantajı cruise gemilerinin durak noktası olması.

1990’larda ülkenin kaderini değiştiren işçi lideri, sonraki sürecin devlet başkanı Lech Walesa’nın yetiştiği ünlü tersane de bu şehirde.

Bu kent, ikinci dünya savaşının başladığı, Almanya’nın Polonya’yı ilk işgal yeri. Denizden saldırının olduğu yerde bir anıt var. Bu saldırıda hayatını kaybedenlerle ilgili kazılar hâlâ devam ediyormuş.

Dahası, kapsamlı bir müzeye sahip bu kent. İkinci dünya savaşı müzesi diye geçiyor ama İspanya iç savaşından Japonya-Çin savaşına kadar yakın/uzak tarihteki savaşlarla ilgili toplumsal hafıza yaratan bir müze. 5 bin metre karelik bu dev alanda, başı ezilesi faşist liderler ayak altına, yerlere serilmiş.

Poznan, keçi sembol

Belli ki efsanelerin ve sembollerin sevildiği bir ülke Polonya. Her yerde bir efsane, her kentte bir sembol. Poznan’ın sembolü de keçi.

Gdansk’tan 4 saat yolculukla vardığımız Poznan’ın sembolünün keçi olduğunu duyunca, keçi yetiştirdiklerini sandık. Alâkası yok. Tamamen efsane. Aşçının kaçırarak belediye binasına (kentin en görkemli yapılarından) getirdiği iki keçi, kaçarak binanın kulesine sığınmış. Bu efsaneden hareketle bu görkemli binaya iki mekanik keçi monte edildi ve her gün aynı saatte çanla birlikte bu keçilerin tokuşması gelenek oldu. Biz de şansımızdan tam çanın çaldığı saate denk geldik, meraklı kalabalıkla birlikte bu 5 dakikalık ritüeli görebildik.

Bu kent de diğerleri gibi her adımı film sahnelerinden çıkmış renklilikte. Taş yollar, renkli binalar, adım başı tarihi eserler, deniz derya insan kalabalığı. Hatta hafta sonuna denk geldiğinden midir bilemedim, kent meydanında o kadar etkinlik ve insan vardı ki, gruptan biri ‘meydanda KKTC nüfusu kadar insan var’ dedi.

Ticaret merkezi, fuar alanlarıyla ve festivallerle ünlü bu kent.

Wroclaw… Bu da cüceler şehri

Başka bir efsane de burada. Aslında efsane değil, PR demek daha doğru. Poznan’dan 2.5 saat yolculukla ulaştığımız Wroclaw, cüceler şehri. Kentte yaşayanlar cüce mi diye soruyorsunuz, alâkası yok.

Bir baba cüce var ve geri kalan da her yerde. Toplamı kimine göre 400, kimine göre 600. Öyle bir PR yapıldı ki, cüce aramak için gelen turistler var. Aslında aramaya gerek yok, ben bir yol boyunca 30 tane gördüm.  Kentin simgesi olmuşlar ve her geçen gün artıyor bu küçük bronz heykeller.

Cüce hikayesi özetle, 1980’lerdeki komünizm karşıtı protestoların sembolü. İlk olarak ‘baba cüce’ yapıldı. Buna bakıldığında; çirkin, hantal, itici.  Bu, komünizm karşıtlığını simgeledi. Bu heykel ilgi görünce türevleri gelişti ama hikâyesi aynı değil. Üniversite bahçesine profesör heykelciği, cezaevine kelepçeli heykelcik, restoran kapısına kebap çeviren heykelcik…

Nehrin oluşturduğu ve birbirine 100’den fazla köprüyle bağlı 10’un üzerinde küçük adadan oluşan bu kent, üniversiteler kenti olarak anılıyor. Teşvik çok burada üniversite eğitimi için.

İki kuleli kilisesiyle küçük Vatikan diye de anılıyor kent. Zaten Papa İkinci Jean Paul, Polonyalı ve her yerde izi var.

Son durak Krakow…

Krakow son durak. Wroclaw’dan 4 saati aşkın otobüs yolculuğuyla ulaştık . Buranın özelliği, Varşova ve diğer kentler gibi ikinci dünya savaşında büyük hasar görmemesi. Mimari yapılar hep orijinal, yapıldıkları gibi duruyorlar yüz yıllardır. Bin yıllık geçmişi olan kent, kralların şehri olarak da anılır. Taç giyme törenlerinin yapıldığı kent.

Kömür madenleri ve termik santral nedeniyle AB kurallarıyla başı dertte olan bir kent.

Yahudi mahallesini de ziyaret ettik. Savaş öncesinde kentin yaklaşık yarısını oluşturan Yahudilerin ikinci dünya savaşı yıllarında gettoya mahkûm edilmelerinin ve katledilmelerinin simgesi bir meydan var burada. Burası geçmişten kalan ender bölgelerden.  Evlerinden atılmalarının, gettolara mahkûm edilmelerinin anısına ilginç bir de anıt var bölgede. Boş sandalyelerden oluşan bir anıt.

‘Schindler’in Listesi’ filmiyle tanıdığımız, savaş yıllarında muhteşem bir organizasyonla binden fazla Yahudi’nin fabrikasında çalışarak hayatta kalmasını sağlayan Nazi Partisi üyesi, Alman iş insanı Oscar Schindler’in fabrikası da bu bölgede. Bakımda olduğundan ziyaret edemedik ama filme sahne olan pasajı görme imkânı yakaladık.

Tuz madeni… Hem tılsımlı, hem ürkütücü

Bir bölümünde hâlâ kaya tuzu üretilen, çoğunluğu müzeye dönüştürülen ünlü Vieliczka Tuz Madeni, tuzun altın değerinde olduğu 13. yüzyıldan beri ayakta olan bir anıt. Tarihi ve mimari açıdan UNESCO dünya mirası listesinde. Madenden ötesi. Yeraltı odaları, heykelleri, şapelleri ile ziyarete açık bir müze.

Madene, madenciler gibi hantal, orijinal asansörlerle indik. 3 katlı, her katta 7-8 kişi tıka basa. Sanırım madencilerin nasıl indiği hissini yaşatmak için. Asansörden korkanın alternatifi 300 basamak merdiven.

Burada her şey tuzdan. Sadece madenin içi değil, merdivenler, heykeller, şapeller, avizeler. Müze haline getirilmesiyle çeşitli temsili düzenlemeler ve heykeller de yapılmış.

Krakow’dan yarım saat mesafedeki tuz madeni, kalın ağaç kütükleriyle sağlamlaştırılmış çökmelere karşı.

Tılsımlı, aynı zamanda ürkütücü bir yer. Basık veya havasız değil, aksine hava geçişlerini yoğun olarak hissetmek mümkün. Dar alana giremem, havasız kalamam kuşkusunu yaşayanlar oldu, öyle bir durum yok. Sadece yer yer dar veya kaygan alanlar var, biraz dikkat yeterli. Çıkışta da satış yerinden biraz kaya tuzu almak akıllıca. 

Ve Auschwitz… İnsanın insana neler yapabileceğinin resmi …

Krakow’dan otobüsle yaklaşık 1.5 saatte ulaştığımız ünlü Auschwitz-Birkenau müzesi, insana insanlığını sorgulatan dev bir alan. Nazi Almanya’sının başta Yahudiler olmak üzere komünistler, çingeneler, eşcinseller için kurduğu çalışma ve soykırım/imha kampı; anlatılar, belgeler, fotoğraflar, burada katledilen insanlardan geride kalanlarla müzeye dönüştürülmüş. İnsanın insana neler yapabileceğinin orijinal kanıtlarıyla. Müzeye dönüştürülürken hafızaları canlı tutmak için gereken neyse yapılmış. Çok şey orijinal, hatta fotoğrafların çoğu bulanık. Çünkü gizli çekilmiş.

3 saatte 28 bloktan 4’ünü görebildik. Onlar da yetti zaten.

Derin bir sessizlik içinde, burada hayatını kaybedenlerin isimlerinin tek tek sıralandığı anonsla başlıyor gezi. Gezi dediğim randevulu ve müzenin rehberi şliğinde. Her yere giremezsiniz, her şeyin fotoğrafını çekemezsiniz. Örneğin mahkumların saçlarının sergilendiği bölümün fotoğrafını çekmek yasak. Zaten fotoğraf çekme konusunda da ciddi tereddüt yaşıyor insan. Çektiğim, çekebildiğim fotoğrafların çoğunu bu yazının ekinde kullanma konusunda da tereddütlüyüm.

İnsanın akıl sınırlarını zorlayan bir projeyle insanların zorla çalıştırıldığı, açlığa mahkûm edildiği, zehirlenerek öldürüldüğü, gaz odalarında yakıldığı, çocuklar üzerinde deneylerin yapıldığı bu kampta kayıtlara göre bir milyondan fazla insan öldürüldü. Savaşın sona ermesiyle gerçek boyutu anlaşılan bu insanlığın yüz karası kamptan kurtulanların sayısı ise sadece 7 bin.

Kampa giderken yol boyunca not aldım, okudum, nasılsa konuyla ilgili her şeyi biliyorum, çok da film izledim düşüncesiyle çok etkilenmeyeceğimi düşündüm. Yatıştırıcı aldığını söyleyen bir arkadaşa abartma dedim hatta. Ama, insanlık düşmanı Naziler’in ünlü sözü ‘Çalışmak Özgürleştirir’ yazılı ana kapıdan girdiğim anda yanıldığımı anladım.

Buna rağmen iyi ki gitmişim, iyi ki görmüşüm. Kötüden kaçmakla kötülük engellenmiyor çünkü. İnsanın insana neler yapabileceğinin resmi burası. Bugün katliamları, insanlık dışı saldırıları sürdürenlere, yok edicilere de ders niteliğinde.

Ve birkaç not, her gezi yazımda olduğu gibi bölgeye gideceklere birkaç tecrübe aktarımı…

-Polonya yaklaşık 20 yıldan beri AB üyesi ama Euro kullanımı sınırlı. Yaygın olarak Polonya parası Zloti kullanılıyor. 10 Zloti, yaklaşık 100 TL dersek yanlış olmaz. Kredi kartı kullanımı yaygın ama kur değişimi yüksek geliyor.

-Pazarlık olmayan, disiplinli bir ülke. Vergi kaçağı yok sanırım, her şey fiş veya belge karşılığı.

-Genel olarak güvenli, dingin bir ülke. En azından biz 9 günlük gezimizde herhangi bir tedirginlik/sorun yaşamadık. Yaygın olarak söylendiği gibi ırkçı bir tavırla da karşılaşmadık. (Turist gözlemi olabilir) Para dilenen birkaç kişiye rastladık, ama genel görüntü olarak yaşam standardının iyi olduğu izlenimi veriyor.

-İngilizce kullanımı sınırlı, bilenler az. Polonya dilini (Lehçe) anlamak veya okumak, tahminde bulunmak çok zor. Bu nedenle yön bulmada, tabela okumada sıkıntılar olabilir. Cep telefonuna çevrim içi/çevrim dışı harita indirmek yararlı olur.

-Tüm binalar, evler aynı mı fikrim yok, ama kaldığımız otellerin tümünde pencere yoktu. Büyük cam var, pencere yok. Ya hava şartlarından, ya güvenlik, ya da mimari tarz; bilemedim ama ben gibiler için sıkıcı.

-Kehribar, oradaki ifadeyle Amber çok yaygın. Hatta özdeşleşmiş bu ülkeyle kehribar takılar, tesbihler, süs eşyaları. Fiyatlar modele göre çok pahalı veya makul olabiliyor. Kehribar taşlı bir yüzük 100 Euro civarı, ama taşına göre bir tesbih 500 Euro olabiliyor.

-Fiyatlar Avrupa geneline göre makul. Yemekler ve içecekler de ağız tadımıza, benim ağız tadıma bile uygun. Her yerde ekmek bulabiliyorsunuz ve çok güzel ekmekler. Şehirge çok yaygın olarak kullanılıyor, domates çorbası bile şehirgeli ve çok lezzetli. Ballı bira da yerel ilginç bir bira. İyi bir mekânda et yemeği şarapla birlikte 1000 TL civarı. Sadece el emeği gerektiren işlerin çok pahalı olduğunu anlatmıştı rehberimiz. Örneğin bir erkek saç kesimi 100 Zloti (1000 TL)

-Saatler bir saat geri ve gece 10’a kadar hava aydınlık (temmuz ayı).

-Çevre, sokaklar çok temiz. İzmariti atmaya niyetlenseniz utanırsınız. Cebimizde çöp taşıdığımız çok oldu.

-Bu kadar olumlu nottan sonra, kısacık gezimde belki tek olumsuz algım, insanların ağır halleri oldu. Hava limanında veya cafe’de ya da alışverişte o kadar ağır hareket ediyorlar ki, toplumsal yapı olduğunu düşündüm açıkçası. 

Temmuz 2025

Bir Cevap Yazın