NEZCE SEYİR… Ayakİzi
Belki havasından, belki hayatlarına fazla dahil olmasından, belki de sömürgecilik geçmişindendir bilinmez; Kıbrıslılar sevmez genellikle İngiltere’yi. Daha doğrusu Londra’yı. Çünkü genellikle İngiltere başkent Londra ile sınırlı algılanır; oysa bu ülkeyi tanımanın yolu Londra dışına çıkmakla mümkün. Tüm ülkeler gibi. Kentleri, kasabaları, köyleri, kırsalı, gerçek hayatı tanımakla…
Ben aslında genelin aksine Londra’yı da seviyorum. Güneş delisi, yaz tutkunu, adanın bile kışına tahammül etmeyen bir Kıbrıslı olarak seviyorum bu kenti. Pusu, sisi, bitmeyen yağmuru, iç karartan haline rağmen seviyorum. Kalabalık içinde dinginlik var sanki; havadan mıdır, sistemden midir bilemediğim. Trafik çok yoğun örneğin ama çoğunlukla kimse korna çalmaz, herkes kurallara uyar… Trafik kazasından dolayı 4 saat yol ortasında aracı içinde bekler, n’oluyoruz diye sormaz, araçtan inmez, korna çalmaz… Sisteme güven var. Zaten güvene dayalı bir sistem. Marketten kendiniz tartar, kendiniz paketler, kendiniz öder ve tek bir görevli görmeden çıkarsınız. Nasıl olabilir; oluyor. Sistem güvene dayalı ama tabii ki cezalar da çok çok ağır. Ve vergiler de aynı şekilde. Oralarda her çalışan gelirinin tam yarısını devlete vergi olarak veriyor.
Ve Londra’nın, milyonluk metropol kent olmasına rağmen bir diğer ilgimi çeken yanı da yemyeşil kocaman parkları. Her yerde, her bölgede. Ve o sıkıcı havaya rağmen herkes çoluk çocuk sokakta, bu parklarda. Sanki doğumhaneden yürüyüşe, koşuya çıkıyor gibi insanlar. Yağmur başlar, avuç içindeki bebeğine önlem alır, yürüyüşe veya bisikletle spora devam eder.
Bu sefer gidişimizde bilindik kent merkezi, müzeler dışındaki görmediğimiz yerleri keşfedelim dedik. Zaten süremiz de kısa, 5 gün. Ezgi ve Alime’nin önerisiyle Küçük Venedik denilen, kent merkezine yakın, daha önce görmediğimiz bölgeyi turladık. Kolay yürünebilecek, keyifli durakların yapılabileceği bir bölge. Ve tabii ki alışveriş bölgelerine yakın.











Ufukta güneşin birazcık görünmesiyle Ezgi ve Alime hade dediler, arabayla Londra’ya iki saat mesafedeki Oxford kentine gittik. Günübirlik. Daha önce gitmediğimiz, görmek istediğimiz kentlerden.
Tahmin ettiğim gibi hayran kaldım. Eğitim kenti olarak bilinir, aynı zamanda kültür kenti. Dünyanın en iyi üniversitelerinden biri burda. Kente girer girmez öğrenci kenti oduğunu görürsünüz. Yollar bisikletlilerle, skooterlerle, yürüyen parlak gençlerle dolu. En köklü üniversite, 900 yıllık geçmişi olduğu söyleniyor. 30 civarnda kolejden ve görkemli kütüphanelerden oluşuyor.
Her yanı gotik mimariyle kaplanmış, film sahnesi gibi Oxford. Ayrıcalıklı bir üniversite ve ayrıcalıklı bir kent; bunu çıplak gözle bile hissetmek mümkün. Kalabalık ama dingin. Sokaklar, binalar, düzen ve sistem de dinginlikte pay sahibi. Her şey öğrencilere göre dizayn edilmiş. Cafeler, restoranlar, alış veriş yerleri. Çok da kozmopolit; İngiltere’nin diğer kentleri gibi. Görebildiğim kadarıyla otobüsler de elektrikli.
Bir günde gezmek mümkün bu muhteşem kenti. Kütüphanelere girme imkânımız olmadı ama yürüyerek kenti keşfettik, hatta alış veriş yaptık. Filmine mekân olduğundan, Harry Poter ile ilgili pek çok obje de bulmak mümkün Oxford’da.































Bir günümüz daha var gezmeye ayırabileceğimiz. Çok yağışlı olduğundan yakın bir yer dedik ve Shere isimli Londra’ya bir saat mesafede, kırsalda bir kasabaya gittik. Viking filmlerini anımsattı bana, sanki her şey asırlardır aynı. Taş binalar, yollar, küçük ve basık barlar, nehirler… Burada yürüyüş ve dağ sporları yapan gruplara rastladık, belli ki özel güergâhlar var. İnanılmaz sessiz, sakin ve dingin…











Bu gezimizde, iki kişi ve hafif yüklü olmanın da avantajıyla ilk kez shuttle kullandık Larnaka havalimanı için. Seyahatlerde genellikle özel arabamız veya grup sayımıza göre taksi/minibüs kullandık hep. Hem larnaka, hem Baf hava limanlarına. Bu sefer aracımızı Lefkoşa surlariçinde belediyenin park yerine park ettik (günlük 50, 7 gün 350 TL), yürüyerek Lokmacı barikatından geçtik, yaklaşık 100 metre mesafede ilk araç geçiş noktasında Bolt taksi çağırdık (biraz ilerde taksiler de var), 3 dakikada geldi ve bizi 10 dakika mesafedeki Kapnos (shuttl) merkezine 10 Euro’ya götürdü (2 kişiydik). Buradan Larnaka için saat başı kalkan minibüse hiç beklemeden bindik. Sistem üzerinden on line bilet almıştık, ama anlaşılan oradan da çok hızlı bilet almak mümkün. Kişi başı 9 Euro ödedik ve 40 dakikada ulaştığımız Larnaka havalimanının girişinde indik. Dönüş yolunda da aynı sistemi kullandık ve hiç bir aksama veya gecikmeyle karşılaşmadık.
Neden mi yazdım bunu; çünkü her seferinde, her yolculuğumuzda en büyük stres kapıdan kaç saatte geçebileceğimiz. Bu yolla hem kapı stresinden kurtulduk, hem park yeri arayışından, hem de tasarruf. Biz bunca yıldır seyahat ediyoruz, ilk kez denedik shuttle servisini. Başkalarına da yol gösteriic olur diye not düşmek istedim. Kalabalık grup seyahatlerinde veya çoluk çocuk kalabalık aileler içn mali açıdan toplamda çok farketmeyebilir ama 2 kişi, tek kişi sırt çantasıyla (bavul da olsa engel değil) yola çıkacaksak neden kapıda eziyet çekelim! Hem stres, hem cebe eziyet. Bir deneme de Baf havalimanından seyahatte yapmayı planlıyoruz, bakalım…





















