Masal şehirlerde kış rüyası… Prag, Karlovy Vary, Cesky Krumlov, Dresden… Belgrad ve Terezin de bonus

Prag ve Karlovy Vary, seyahat eden hemen herkesin listesinin başında. Benim için de ilk değil. Yıllar önce gitmiştim, henüz gezi yazıları yazmadığım yıllarda. Ama bu sefer rehberli ve organize bir geziydi, noel pazarlarının olduğu döneme denk geliyordu ve dahası daha önceleri uzak diye gitmediğim, rüyasını gördüğüm Çekya’nın bir başka muhteşem kenti Ceski Krumlov da vardı programda. Komşu ülke Almanya’nın Dresden kenti ile Prag/Dresden güzergâhındaki Terezin nazi toplama kampı ilgimi çekmeyen detay gibiydi. Buralarıyla ilgili farkındalığım olmadığını gidince anladım. Meğer, Alman disipliniyle küllerinden yeniden doğan Dresden, sandığımın aksine tek başına seyahat rotalarına alınacak bir kentmiş. Ve Çekya’daki Terezin kampı da, insanın insana yapabileceklerine tanıklık için mutlaka görülmesi gerekenlerdenmiş. Uçuş günleri hariç toplam 4.5 günlük bu gezinin transit noktası da Sırbistan’ın başkenti Belgrad. Ona da şöyle bir ica dedik, geçtik…

APEX turun, sevgili arkadaşım Samiye Taşkın’ın muhteşem organizasyonuyla  Larnaka’dan 3 saatlik uçuşla Belgrad’a, oradan 2 saatlik uçuşla Prag’a indik. Air Serbia (Sırbistan hava yollar) ile ilk kez uçtum sanırım. Atıştırma/yemek servisi zayıf bir hava yolu ama tüm uçuşlar rötarsız ve kış hava şartlarına rağmen gayet konforluydu. Ve ilk kez uluslararası uçuşlarda pervaneli, küçük uçak kullanıldığını gördüm. Tedirgin olmadım dersem doğru olmaz ama Belgrad ile Prag arasında bu küçücük uçaklarla gidiş/dönüş muhteşem bir seyahat yaptık.

İlk durak tabii ki Prag. 5 yıldızlı otelimiz da burda. Tüm geziler Prag’tan hareketle günübirlik planlanmış. Seyahat planı kapsamındaki kentler Prag’a 2-3 saat mesafede. Gidiş/dönüş de hesaplandığında her yerde 3-5 saat gezme planı. Yeterli mi; yeterli benim için. Çünkü hem bir kısmı daha önce ziyaret ettiğim yerler, hem de küçük coğrafyalar. Detaylı müze veya kütüphane gezileri, kaplıcaları kullanma, kulelere çıkma gibi gezi planları önceden bilet/rezerv gerektiren etkinlikler. Günübirlik ziyaretlerde çoğunlukla değil müzeye, kuyruğa girmek bile imkânsız. Daha önceki gezilerimde olduğu gibi müzeleri, dev kütüphaneleri gezme, kaplıcaları kullanma amacı varsa önceden planlama ve bu kentlere bir kaç gün ayırma şart. Değilse, sadece kentin kokusunu alma/dokusunu görmeyse plan, bir gün, hatta yarım gün yeterli. Tümü küçük yerler çünkü, derli toplu, yürüme mesafesinde.

Eski Çekoslovakya, bilinen adıyla Çek Cumhuriyeti, resmi adıyla Çekya’nın başkenti Prag, tüm gezginlerin baş tacı. Kimi ‘altın şehir’, kimi ‘masal diyarı’ diyor ama galiba en doğru tanım açık hava müzesi. Neye bakacağınızı, nerenin fotoğrafını çekeceğinizi şaşırırsınız. Bu geziye giderken sınırlı fotoğraf çekme konusunda kendi kendime söz verdim, tutamadım. Baş döndürücü bir görsel şölen…

Vltava nehri üzerinde, her tarafı taş veya tahta köprüyle dolu bu Ortaçağ kenti, bir çok Avrupa ülkesi gibi hantallaşmadan eski ile moderni harmanlamış. İkinci dünya savaşından fazla hasar almamanın da etkisiyle o kocaman binalar, katedraller, bazilikalar bütün görkemiyle capcanlı ayakta. Gotik, barok, modern… hepsi inanılmaz bir uyum içinde bir arada. Çok iyi korunmuş zengin bir mimari doku.

Masalsı taş sokaklardan yürüyerek eski kent merkezine (Stare Mesto) gitmek çok kolay. Ve kentin sembollerinin, her gezginin mutlaka görmek istediklerinin çoğu burada. Kütüphaneler, saraylar, sinegoglar, ikonik yapılar, zamanın sanata dönüştüğü yaklaşık 6 asırlık Astronomik Saat, katedral (Aziz Vitus), kentin sembolü Karl Köprüsü… Bizim gezi programımıza dahil olan Franz Kafka müzesi ve hareketli heykeli, Dans Eden Ev de aynı güzergâhta yürüme mesafesinde. (Dans eden ev geçmişten değil, yakın tarihten bir şaheser. 1990’larda yapılmış çağdaş mimari ürünü.)

Bu bölgede gezinirken, turistlerin büyük ilgisini çeken ‘en dar sokak’ı da görmek mümkün. Tek kişinin ancak geçebildiği 60 santim genişliğindeki bu sokağın giriş ve çıkışında trafik ışığı var. Yol restorana çıktığı için günün her saatinde açık da değil.  Yolda yürümeyi bırak bakmak, görmek, fotoğrafını çekmek bile yoğun kalabalık ve kuyruklar nedeniyle saatler gerektirir.

Noel pazarlarının en güzelleri de bu meydanda

Eski kente iki ayrı günde gitme imkânımız oldu. İlk cumartesiydi. Noel pazarlarının ve komşu ülkelerden gelen günübirlik ziyaretçilerin de etkisiyle adım atacak yer bulamadık. Karl Köprüsü o kadar kalabalıktı ki instagram paylaşımımda o gün ‘dünya Prag’a taşındı’ ifadesini kulanmışım.

Kalabalıktan tadını alamayınca Prag’taki son günümüzde yine turladık bu bölgeyi. Yine kalabalıktı ama bu görkemli köprüyü nefes alarak, fotoğraflayarak geçebildik.

Yaklaşık 7 asırlık geçmişi olan Karl Köprüsü, şehrin sembolü. İki ucunda gotik tarzda birer kule var. Sadece yaya trafiğine açık köprü, üzerinde sağlı/sollu onlarca heykelle ikonik bir yapı. Köprüyle birlikte sürekli bakımı, restorasyonu yapılan bu heykeller orijinal değil, replika.

Prag’a tepeden bakan kale de çok ünlü. Dünyanın en büyük kalelerinden. Bilindiklerden farklı. Katedrali, karaliyet sarayı, altın yolu ile bin yıllık dev bir mekân. Buradan kente tepeden bakarak 120 basamaklı taş merdivenden (yürüyecek yer bulunabılirse) inmek yaygın bir etkinlik Prag’da.

Bohemya krallarının, imparatorların merkezi bu kale, halen devlet başkanının ofisine ev sahipliği yapıyor.

Prag’ın sembollerinden biri de Franz Kafka. Müzesini gezme imkânımız oldu. (Sarı basın kartıyla ücretsiz giriş yaptığımı belirtmem lâzım). İlginç bir müze. Karanlık ve kasvetli. Labirent gibi dizayn edilmiş. Gezerken her an kaybolacam hissi yaşatan bir müze. Biraz araştırdım, Kafka’nın karakterine uygun olması için özellikle böyle dizayn edilmiş.

Müze önünde de, ilginç bir şekilde Çekya haritası şeklindeki çeşmeye işeyen iki heykel var.

Yüzyılın iz bırakanlarından, 40 yaşında hayatını kaybeden, bir çok eseri öldükten sonra yayımlanan Kafka, metal panellerden oluşan hareketli bir heykelle de açık alanda yaşatılıyor.

Önceden yapılan organizasyonla (3 dakika rötar yaptığımız için gemiyi son anda yetiştik, çünkü Çekler çok dakik) Vltava nehri üzerinde gece tur yapma imkânı da bulduk. (Önceki gidişlerimde ya yağmur, ya rezervasyon sorunu nedeniyle eksik bırakmıştım.) Kentin o muhteşem dokusunu şarap eşliğinde görme imkânı sağlayan turistik turlar bunlar. Nehir farklı yüksekliklere sahip bölgelerden geçtiği için kapakların kullanıldığı bir gezi. Teknenin bir seviyeden diğerine çıkması veya inmesi için kapaklar kullanılır. Kapak açılır, su seviyesi eşitlenir, tekne geçer ve kapak tekrar kapanır.

Prag eski kent bölgesinde gezerken, turistik bir durak olan Kavarna Slavia’da yaptık kahve durağımızı. Sanat diyarı Prag’ta sanatçıların uğrak yeri, duvarlar fotoğraflarla dolu. İçeriye girince müşterilerin çoğunluğunun Türklerden oluştuğunu gördük. (Zaten her yerde çok sayıda Türk turiste rastladık). Bu ilginin sebebi, Nazım’ın izi. Sürgün yıllarında bu cafede vakit geçiren, burada şiir yazan Nazım Hikmet’in resmi baş köşede.

Google üzerinden bir taramayla  veya yapay zeka yardımıyla tüm bilgilerin elde edilebileceği tarihi yapılarla ilgili detaya girmeden diğer güzergâhlara da yer ayırmak şart. Hatta aslında her biri ayrı yazı konusu.

Günübirlik, Prag’tan otobüsle yaklaşık 2.5 saat mesafedeki Karlovy Vary de ortaçağ kenti. Sanki olduğu gibi korunmuş. Ortasından geçen nehir, köprüler, tarihi ve rengârenk binalar… Sokaklar film sahnesi gibi. Aslında bir çok ünlü filme doğal sahne olmuş sokaklar, mekânlar bunlar. Film festivalleri de ünlü buranın.

Bu popüler kent, kaplıcalar şehri. Şifalı sularıyla ünlü. Kente girerken Mustafa Kemal Atatürk’ün adıyla karşılaşıyoruz, bir binanın üzerinde. 1918’de sağlık sorunları için şifa bulmaya gelmiş. Sadece Atatürk değil, Freud, Bethoven, Mozart, Goethe ve niceleri buralardan geçmiş. Ya binalarda, ya seramik taşlarda adlarına rastlamak mümkün.

Vadi içinde, 350 bin nüfuslu bu küçük kentte, adım başı şifalı suların aktığı çeşmeler ve havuzlar, bunların başında kuyruklar var. Sütunlu geçitler her yerde. 15 civarında termal kaynak halka açık, tadına/ısısına bakmak için. Ama termal tesislerden yararlanmak isteyenlere rezervasyon şart. Hatta sanırım termal suları, spa merkezlerini kullanmak için konaklama zorunluluğu var.

Kentin sembollerinden biri de 3 asırlık Grand Otel.

Bu geziyi tercih sebebim Cesky Krumlov da hiç yanıltmadı. Prag’tan yaklaşık 3 saatte ulaştığımız, oralarda bulunduğumuz dönemde en fazla soğuğu yaşadığımız bu kasaba/kenti keşke fotoğrafla değil, videolarla anlatma imkânım olsaydı. Masal diyarı sanki…

Belki eksi 2’de, ağaçların donduğu, yolların buzlandığı bir günde gittiğimizden veya Prag’a kısmen uzak oluşundandır; diğer kentlerin aksine sessiz, tenha ve çok dingin bir günde ziyaret ettik Avusturya sınırındaki bu kenti.

Vltava nehrinin kıvrımları arasında yer alan, nehrin sanki çember gibi sardığı bu ortaçağ kasabası, her taşında/binasında soyluların izini taşıyor. 10 bin nüfusuyla Hollywood filmlerinin gözde mekânı bu kasaba/kent, en iyi korunmuş kalelerden birine sahip. O gotik binalar arasında, kıvrımlı taş sokaklarda yürümek insanda zamanda kaybolmuş hissi yaratıyor.

300’den fazla koruma altında tarihi binanın olduğu kentin meydanında da veba anıtı var ve tabii ki tüm kent/kasaba/mahallelerde olduğu gibi noel pazarı.

Gezimizin bir günü de Almanya’nın Dresden kentine planlandı. Prag merkezindeki otelimizden hareketle 2 saat Dresden. Ne gümrük, ne kapı, ne pasaport kontrolu gördük. Çekya’dan Almanya’ya geçtiğimizi güneşi görünce fark ettik. O da eksilerde, o da çok soğuktu ama güneşi ucundan da olsa gördük. En azından puslu, sisli hava yoktu.

Kıyıda, köşede kalmış köy modunda bir kent beklerken, muhteşem bir kent buldum Dresden’de. Farkında değilmişim; Almanya’nın sanat, tarih ve mimari başkentlerinden. Saksonya eyaletinin başkenti.

Ortasından geçen Elbe Nehri, kalesi, meydanları, sarayları, hele opera binasıyla her tarafından tarih ve kültür fışkıran bu kentin noel pazarları da 5, 6 asırlık. Kentin de 800 yıllık geçmişi var. Çok da badireler atlattı. İkinci dünya savaşında büyük oranda yıkılan bu kent, aslına uygun olarak yeniden inşa edilenlerden. Küllerinden doğan kentlerden. Alman disipliniyle plan ve programla, yıkıntılar arasından taşlar toplanarak yeniden yapıldı o görkemli binalar. Binaya bakıp iz arıyorsunuz, yok. En büyük iz ama, siyah taşlar. Onları da hafıza yaratmak, savaşı unutturmamak için özellikle yapmışlar.

İkinci dünya savaşının ardından ikiye bölünen Almanya’nın doğuda kalan kentlerinden Dresden. 1990’larda Almanya’nın birleşmesiyle yeni bir inşa süreci başlamış batının yakalanması için. Yine disiplinle, yine programla. 30 yıllık bir program hazırlanmış, adım adım inşa etmişler kenti yeniden.

Sokak sanatı, müzeleri, barok binalarıyla ünlü bu eski tarihi kent, bilim insanları, sanatçıları, müzisyenleriyle ünlü.

Dünyanın ünlü operası ve opera binasına (Semperoper) sahip kentin en önemli simgeleri, taçlı kraliyet kapısı ve porselen duvar panosu. Bu pano aslında resimli tarih anlatımı. Her karede bir mana, bir tarih var. 100 metre boyunca uzanan duvar panosunda 20 binden fazla porselen parça bulunuyor.

Dresden’de Alman disiplinine hayran olurken; az ilerde, Çekya topraklarında müzeye dönüştürülen Terezin Nazi Kampı’nı ziyaretimizde de Alman mezalimine, insanın insana yapabileceklerine tanıklık ettik.

Prag-Dresden güzergâhında, otelimize yaklaşık bir saat mesafedeki bu kamp, en büyük mezalim kamplarından. 33 bin kişi hayatını kaybetmiş burda. Hava gibi soğuk o kamp kapısı, kocaman bir mezarlıkla karşılıyor insanı.

Yahudiler, komünistler, bilim insanları, aydınlar ve entelektüellere mezar olan bu kamp, ölüm merkezlerine geçiş kampı olarak kullanılmış. Burda ölen 33 bin insan yanında çoğu Auschwitz-Birkenau gibi imha kamplarına, ölüm merkezlerine gönderilmiş.

Kamp içindeki tünellere girme fırsatı buldum bir ara, daracık tünellere. Her tür işkenceyi yaşamış insanların ruhu sinmiş sanki oralara. İnsanın insan olduğundan utandığı zamanlar.

Ünlü ‘Hayat Güzeldir’ filminin mekân olarak burayı kullandığı da biliniyor.

Uçuş günleri hariç toplam 4.5 günlük bu gezinin ardından aynı dönüş yoluyla Prag’tan Belgrad’a uçtuk. Bu sefer gidişten farklı olarak gece konakladık Sırbistan’ın başkentinde. Prag ve Dresden’deki sıfır veya eksi derecelerden sonra 6-8 dereceyi görünce doğrusu nefes aldık, çift atkıları, 3’lü çorapları biraz hafiflettik. Çok sınırlı bir zamanda Belgrad’a ica dedik, Tuna nehri kıyısında kısa bir tur attık ve adaya dönüş.

Her geziden olduğu gibi birkaç not eklemeden olmaz…

-Gittiğimiz ülkelerin tümüyle (3) bir saat farkımız var. Onlar bir saat geride. Gündüzü, ışığı, havayı görmek zor oralarda. Hele Çekya sürekli sisli ve pusluydu. Kar yağmadı, yağmurlu güne denk gelmedik ama inanılmaz soğuktu.

-Dresden’de para birimi Euro ama Çekya’da, AB ülkesi olmasına rağmen Euro kullanımı sıkıntılı. Küçük esnaf, noel pazarları gibi yerlerde Euro hiç kabul etmiyorlar, hava limanı ve  5 yıldızlı otellerde de Euro kabul etmelerine rağmen para üstünü kendi para birimleri olan Koruna olarak veriyorlar. Kredi kartı kullanmak mümkün, orda da kuru bilemiyorsunuz. Bu nedenle yerel para  bulundurmak şart.

-Ana durağımız Çekya ilginç bir ülke. Savaşlar, işgaller, kadife devrimler yaşadı, biz de hep onlarla bildik. Ama porselenden kristale, el yapımı camdan kehribar taşlarına, likörden kağıt helvaya, gofretten biraya kadar bir çok üründe söz sahibi. Hatta siyah bira çok ünlü ve iddialara göre birada Almanya’yı bile geride bırakmış; hem üretimde, hem tüketimde.

-Çekya’nın ziyaret ettiğimiz 3 kenti de (Prag, Cesky Krumlov ve Karlovy Vari) UNESCO Dünya Mirası listesinde koruma altında.

-Su yerine bira içiyor Çekler. Gerekçeleri suyun yetersiz olması! Böyle olunca alkollü sürüşe cezalar çok ağır.

-Geçmiş yıllara göre binalarda ışıklandırma çok azaltılmış. Geçmişi bildiğim için merak edip sordum neden diye, meğer tasarruf politikası güdüyorlarmış. Noel zamanı olmasına karşın…

-Fiyatlar genelde makul. Ucuz denemez (zaten bizim için her şey pahalı) ama makul. Hatta 5 yıldızlı otelde bile bir bardak şarapla etli yemeği, bizim buralardaki bir restorandan daha makul fiyata yemek mümkün.

-Toplu ulaşım Avrupa genelinde olduğu gibi çok iyi ve ucuz. Metro, otobüs, tramvay… Hatta çevre dostu taşımacılık hedefiyle tüm otobüsleri tramvaya dönüştürmek için programlı bir çalışma var.

-10 milyon nüfuslu Çekya, günübirlik ziyaretçiler hariç yılda  40 milyon turist (geceleme yapanlar) ağırlıyor. Çoğu zaman yollarda yürüyecek yer bile bulmak zor. Ancak güvenlik sorunu yaşamadık. Dilenciler gördük ama tedirgin edecek herhangi bir soruna denk gelmedik. (Ukraynalı göçmenler ciddi problem olarak değerlendiriliyor)

-Çekya’da av kültürü, mantar bulma yaygın. Ancak av lisanla yapılıyor. Lisanssız geyik avlayana 25, balık avlayana 10 yıla kadar hapis cezası verilebiliyor.

-Sigara yasağı açık alanlar da dahil yaygın ve cezası da 100 Euro. Örneğin otobüs durakları yasak kapsamında.

-Dresden yolunda trafik kazası nedeniyle yaklaşık bir saat yol ortasında bekledik. Yüzlerce, belki daha fazla araç. Ama tek bir korna sesi duymadık.

-Üniversiteler ücretsiz ve herkese burs veriliyor. Bu nedenle tercih edilen üniversite kentlerinden Prag. Üniversiteye kabul için dil zorunuluğu da yok.

-Çok disiplinli ve kurallı bir toplum Çekler. Dahası, çoğunluk (yüzde 70) kendini ateist veya dinsiz olarak niteliyor.

Masal şehirlerde kış rüyası… Prag, Karlovy Vary, Cesky Krumlov, Dresden… Belgrad ve Terezin de bonus” üzerine bir yorum

  1. Nezire ,önce kalemine,emeğine sağlık.Katıldığımız bu geziyi gezerken bile bu kadar güzel yerleri gezdiğimizi belki kalabalıktan belki soğuktan anlayamamıştım.Senin anlatımın ve resimlerin sayesinde bir defa daha gezmiş oldum.Çok teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın