BELLAPAIS… Girne’nin vizyonu

Dünyadaki farklı coğrafyalar gibi adayı, memleketi de gezenlerdeniz. İmkân, zaman, enerji bulduğumuz sürece kuzeyi, güneyi geziyoruz. Ama nedense farklı coğrafyaları yazarak kayda geçirirken, yakın mekânları, kapımızın önünü not düşmüyoruz. Belki ‘nasılsa herkes biliyor’ düşüncesiyle. Ama öyle değil aslında; herkes biliyorsa bile bilmeyen vardır, dahası kayda geçirmek kütüphanedir, kalıcıdır, hafızadır.

Bu nedenle bu kez not almak istedim, en azından çekebildiğim fotoğrafları kaydetmek. Belki yol gösterici olur, daha değerlisi hafıza oluşturur memleket adına.

Güneşli havadan da yararlanarak Bellapais’a (Beylerbeyi) gittik dün. Belki tatil günü olduğundan, neredeyse hiç trafiğe takılmadan. İlk gidişimiz değil tabii ki; kahve içmek için bile gittiğimiz bir bölge. Konserlerin, festivallerin mekânı zaten. Ama bir süre ara verdik sanırım; farklı, daha güzel, daha canlı bulduk bu güzide mekânı. Meydan düzenlenmiş, ara sokaklar elden geçirilmiş, yenilenmiş. Turistlerin de yoğun olduğu bir gündü, neredeyse tüm dükkânlar açık, yeme/içme mekânları kalabalıktı.

Özel bir köy zaten. Yaklaşık 8 asırlık, gotik mimarinin en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilen manastır buranın simgesi. Kayalık üzerine kurulu, yamaçta, Beşparmak dağlarının eteklerindeki köy, sadece Girne’nin değil, kuzey sahil şeridinin de tepesinde eşsiz bir manzara sunuyor. Bölgedeki kontrolsuz yapılaşma nedeniyle eşsiz manzarada arızalar oluşsa da, yine de adanın ender lokasyonlarından biri.

1950’li yıllarda bir süre bu köyde yaşayan ünlü İngiliz Yazar Lawrence Durrell’in “Acı Limonlar” kitabıyla uluslararası literatüre de giren Bellapais, tarihi dokusu, konumu, yemyeşil verimli doğası, kemerli evleri, daracık taş sokaklarıyla bana İtalya’daki köyleri anımsattı bu seferki ziyretimde. Belki daha relaks br zamanlamayla, sadece konser/yeme-içme değil; köyün içinde yürüme imkânı da bulmamızdan. Restoran, cafe ve konaklama mekânlarının butik özelliği de bölgenin ruhuna uygun.

Köyün dik yokuşlarında, ‘Acı Limonlar’ dahil daracık sokakları yürüyerek turlamanın ardından yemeği hak ettik. Manastır’ın gölgesinde, bu mistik atmosferde, manzara eşliğinde aldık yemeğimizi. Bonus olarak da kahve için köyün girişindeki Happy Cafe’yi tercih ettik. O da köyün ruhuna uygun doğal, sıcak, rahat ve yemyeşil bir mekân…

Yol, yürüme, yeme-içme dahil toplamda 5-6 saatlik bir seyahat. Ayağımızın altında, neredeyse kapımızın önü. İyi bir nefes durağı…

Ve bölgedeki düzenlemeler, restore çalışmaları için Girne Belediyesi ile köy muhtarlığı bir alkışı hak ediyor.

Bir Cevap Yazın