Viyana-Bratislava-Budapeşte… 6 günde 3 ülke, 3 şehir…

NEZCE SEYİR… Ayakİzi

Gezi yazarı değilim, rutin gezi programım da yok; elim/ayağım/işim/cebim denk düştüğünde kendimce gezdiğim yerleri görebildiğim kadarıyla kaleme almaya çalışıyorum. Yazmak benim işim, başka bir iş de bilmedim hayatım boyunca. Gezilerimi yazarken amacım deneyim aktarımı ve kendime arşiv. İkisi de çok amacına ulaştığı için devam ediyorum yazmaya. Deneyim aktarımının çok işe yaradığına, çok insana ucuz ve keyifli rotalar için yol gösterici olduğuna dair örnek çok.

Gezi yazarı değilim derken kastım, gittiğim yerleri tarihi eserleriyle, otelleriyle, restoranlarıyla tanıtma gibi bir misyonum yok ve bunu bilinçli yapıyorum. Çünkü hem bunu yapan çok, hem ticari kaygım/reklam beklentim yok, dahası internet bu tür bilgilerle dolu. Roma gezimde Kolezyum’u anlatmama gerek yok örneğin, herkesin her an ulaşabileceği bir bilgi çünkü. Kolezyum’dan çok bıraktığı hissi yazıya dönüştüren bir yol günlüğünü tercih ediyorum. Hafızamda kalan anları, yolları, insanları, küçük ayrıntıları kelimelere dökmeye çalışıyorum. Özetle bir şehri değil, hissini, hissettirdiklerini yazıyorum. Zorunluluktan veya ticari kaygıyla değil keyfimce yazınca istediğim gibi, algıladığım kadarıyla aktarıyorum ve sadece kendime ait blogda yayımladığımdan kendimden başka kimseyle hesaplaşmam olmuyor.

Talep, öneri, reklam baskılarına karşı toplu yanıt beklentisiyle bu uzun girişin ardından Viyana’ya dönelim. Daha doğrusu Viyana-Bratislava-Budapeşte hattına. Ne alâka demeyin, birbiriyle çok güzel alâkalı bu 3 şehir, daha doğrusu 3 ülke.

Yine bir gün arkadaşlarla sabah kahvesinde ‘hade mart ayı, hava dengesiz ama ucuz zamanlar, nereye uçuyoruz’ muhabbetiyle başladı. Gitmediğimiz bir yer olsun dedik, bilet fiyatlarını inceledik ve Slovakya’nın başkenti Bratislava’da karar kıldık. Biraz inceleyince küçük bir kent, fazla zaman gerekmez, biz gezi için 6 gün ayırdık, etrafta başka yerler de görülebilir dedik. Uçuş imkânları, nereden nereye daha uygun diye internette yoğun bir araştırmanın ardından Larnaka-Viyana-Bratislava-Budapeşte-Baf güzergâhında karar kıldık. Viyana ve Budapeşte daha önce gittiğimiz kentler ama olsun; hem güzergâh olarak çok uygun, hem fiyatlar denk geldi, hem de bu kentler bir kahve içimliğine bile gidilebilecek güzellikte. 3 kent arasında makul süreli ve ücretli tren seferleri de bu tercihte belirleyicilerden oldu. (Uçak/tren/otel fiyatlarını; 3 uçak bileti fiyatına bir ayakkabı alan insanların yazımın altına veya bloguma ‘asgari ücret ne kadar haberiniz yok’ gibi yorumlarıyla uğraşmamak için özellikle yazmıyorum.)

İlk durağımız Avusturya’nın başkenti Viyana. Larnaka Havalimanı’ndan 3 saat. 5 kişi olduğumuz için arabalarımızla veya shuttle servisle değil, kuzeyden taksiyle gidişi tercih ettik havalimanına. Yılda 5/6 uçuşum olur genellikle Larnaka’dan, ilk defa tenha olduğunu gözlemledim. Savaşın etkisiyle sadece bizim uçtuğumuz gün onlarca uçuş iptal edilmiş. Bir aydan fazla süredir hava sahaları kapalı, turizmleri dibe vuran Körfez ülkeleri iptallerde baş sırada.

Tatilimiz toplam 6 gün, 5 gece. En kısa süreyi Viyana’ya ayırdık; bir gece, toplam 24 saat. Çünkü hem ilk gidişimiz değil, hem diğerlerine göre pahalı bir kent. Aristokrat, havalı, mesafeli, ağır ama zarif. Binası da, sokağı da, insanı da zerafetin temsilcisi sanki.

Tüm gezilerimizde yaptığımız gibi kent merkezinde bir butik otelde kaldık. Tam kentin göbeğinde, tarihi bir bina. Her yere yürüme mesafesinde. Amaç yürüyerek gezmek, kentin/insanın/dokunun kokusunu almak.

Yaklaşık 3 saatlik uçuşun ardından Viyana havalimanına iner inmez yürüyerek tren istasyonuna indik. Çok yakın, önceden araştırmış ve tren biletimizi de internet üzerinden almıştık. Buradan merkeze gittik ve indiğimiz istasyondan yine yürüyerek merkeze gittik, otelimize yerleştik. Lüks değil ama konforlu bir otel.

Toplam bir gece, 24 saatimiz var. Önce kahve tabii ki. Her adım cafe dolu, zarif yerler. Ünlü, kentin en görkemlisi Aziz Stephan Katedrali’nin karşısında bir cafe tercih ettik. Yaklaşık 8 asırlık bu görkemli yapı, aynı zamanda özgürlük sembolü. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuşatmaları sırasında Viyana halkı için sığınak haline gelmiş. İkinci dünya savaşında da büyük hasar gören katedral, tüm görkemiyle insanı esir alan yapılardan.

Kahve ve efsane yemeklerinden Snitzel’i Katedral gölgesinde yedikten sonra yürümeye devam. Yolları, binaları, kaldırımlarıyla tablo havasındaki kentte yürümek yerine araca binmek, büyük kayıp. Uzunca bir turla ünlü Hofburg Sarayı ve dev botanik bahçe içerisindeki Belvedere’yi bir kez daha ziyaret imkânı bulduk.

Düzen, intizam kenti. Saf Avrupalı havası var. Farklı kültürlerle etkileşimi nispeten az olmuş. Bu kentte çöp bidonları bile düzenli, intizamlı. Hatta çöp bidonu bulup görmek zor.

Filmlerden fırlama asırlık binaların, entelektüel ortamların hâkim olduğu kentin her binasında, insanında kendine güven ve gururu çıplak gözle görmek mümkün. Yüz yıllar boyunca sanatın, edebiyatın, müziğin, düşüncenin kalbinin attığı bir kent. Mozart, Beethoven, Schubert, Haydn, Strauss gibi bestecilerin yaşadığı, eserlerini yarattığı yer. Doğal olarak gururlu. 

Peri masalı gibi baloları, geleneksel vals gösterileri ile ünlü kentte bu gösteriler için zamanımız olmadı. Önceki gezilerimizde izleme imkânı bulmuştuk. Bu sefer sokak konserlerine de denk gelmedik. Zaten tek geceye, 24 saate fazlasını sığdırmak, keyfi aşıp koşuşturmaya gireceği için tercih de etmedik açıkcası.

Ünlü çikolatalarını, peynirleri, kek ve pastaları yürürken, cafelerde, duraklarda veya otelde es geçmedik tabii ki.

Sanatsal duruşuyla ünlü Viyana’da hâlâ atlı fayton kullanılmasını yadırgadığımı da not olarak düşmekte fayda var.

Viyana’da 24 saatlik durağın ardından trenle Slovakya’nın başkenti Bratislava. Yolculuk bir saat. Tren yolculuklarını hep çok sevmişimdir zaten. Bu bilet de önceden hazır, elimizde.

Bratislava’da da yine kent merkezinde çok sevimli bir butik otelde kaldık. Uzun araştırmalarla booking veya airbnb üzerinden bulduğumuz, yan yana mutfaklı odalardan oluşan butik otel. Sabah kahvaltılarını veya gece şarap partilerimizi bir odada toplanarak yapma fırsatı veren şirin mekânlar. Hem keyifli, hem maliyet bakımından avantajlı.

Bratislava’ya şüpheli gittik açıkçası, ilk gidişimiz. Çok da ‘ne işiniz var orada’ diyen sesler oldu yakın çevreden. Bu şüphecilikle otelimize yerleşir yerleşmez soğuk ve yağmura rağmen kendimizi sokağa attık. Burada iki gece kalacağız, zaman var ama ertesi gün daha da soğuk, zamanı değerlendirmek gerek.

Kısa bir yürüyüşle eski kent dedikleri kent merkezine görkemli bir eski kapıdan (Michael) girdik. Yüzlerce yıllık tarihi bir kapı. O kadar canlı ve keyifli bir ortama düştük ki, gitmeyin diyenler nere gitti acaba diye düşünmeden edemedik.

Bratislava, gerçekten küçük, mütevazı bir kent. Tarihi Michael Kapısı’ndan eski şehre gir, tüm yapılar yürüme mesafesinde. Kale (Devin), Slavin Anıtı, ünlü opera binası, Osmanlı izlerini taşıyan kuyu, kentin sembolü kanalizasyon heykeli (Cumil), banka oturmuş Napolyon Askeri heykeli, Tuna nehri kıyıları, kent meydanı… Tümü bir çember çizilerek bir günde görülebilecek mekânlar. Her sokak başı cafeler,  ‘mama’ ve ‘grandmother’ restoranlarıyla dolu. Yerel tatlara davet mekânları.

Bu küçük ve kompakt kentte öğrencilerin eylemine de rast geldik. Akademik taleplerin dile getirildiği eylemde dillerinden anlamadığımız için slogan atamadık ama onlarla birlikte dans imkânı bulduk.

Küçük haline rağmen o kadar sıcak ve sevimli ki, keşke tüm geziyi aynı kente organize etsek, 5 gece kalsak diye düşünmedim değil. Bu kadar küçük, ne yapılırdı 5 gün diye soran olursa; Tuna nehri kıyısında ve tarihi kent merkezinde saatlerce oturup yerli şarabı yudumlamak, sokaklarda şarkı söyleyip dans eden insanları izlemek, kahve içmek derdim. Birçok Avrupa kentine göre daha özgün, özgür ruhlu, daha salaş. Karakteri olan şehirlerden.

Otelinden şarabına, et yemeğinden ulaşım fiyatlarına kadar her şeyde uygun fiyatlar da büyük avantaj.

Çekoslovakya’nın 1993’te Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ayrılmasıyla bağımsızlığına kavuşan, Çekya’ya nispeten ekonomik ve tarihi olarak daha dezavantajlı konumdaki Slovakya/Bratislava, belli ki keşfedilmeyi bekleyen hazine gibi.

İki gece, yaklaşık 48 saatlik Bratislava ziyaretimizin ardından hedef son durak Budapeşte. Tren yolculuğuyla 2.5 saat mesafede. Orada da 2 gece ve ardından Baf Havalimanı’na dönüş.

Budapeşte gittiğimiz bir kent, ama galiba her yıl gitsem gidebileceklerimden. Tarih ve doku değil sadece, 24 saat yaşam olan kentlerden. İdeal bir destinasyon, hem de her yaş için. Bizim orada olduğumuz günlerde, belki hafta sonu oluşundan, belki Easter tatillerinden tüm mekânlar gençlerle doluydu. Geleneksel yemeklerin servis edildiği ‘mother’ mekânları Bratislava gibi burada da çok ama ilgi o kadar büyük ki, kuyruğa girmek bile eziyet.

Belki farklı rejimlerin ve kültürel harmoninin etkisiyle sokak sanatını ve alternatif kültürü her yerde görmek mümkün Budapeşte’de. Eski kentin neredeyse tamamı butik otel, bar, cafe, restoran. Eski eski binalar. Sevimli ve sempatik tarzlar. Her yaşa, dahası her bütçeye uygun.

Kent, Tuna nehriyle Buda ve Peşte diye ikiye ayrılıyor. Daha doğrusu bu iki kentin 1800’lerde birleşmesiyle oluşmuş bir kent Budapeşte. İki taraf tarihi köprülerle birbirine bağlı. Turistik olan Peşte bölgesi, şehrin kalbi. Alışveriş merkezleri, gece hayatı, ünlü parlamento binası bu tarafta. Biz de bu bölgede kaldık doğal olarak.

Buda bölgesi tepelik, dağlık ve huzur yeri. Sanırım kent sakinlerinin tercih ettiği bölge.

Görkemli tarihi yapılar ise iki tarafa dağılmış durumda. Onları bir arada görmenin en iyi yolu da Tuna nehrinde kısa bir gemi turu. Biz de yine ve yine bu turu yaptık, yağmura rağmen.

Budapeşte, dev parlamento binası yanında devlet opera binası,  kahramanlar meydanı, ulusal müzesi, kalesi, ikonik yapıları, her köşe başında heykelleri, çeşmeleri, sanat galerileri, sinagogları ile ünlü. Her taraf tarihi eser dolu, nereye bakacağınızı şaşırtan kentlerden.

Viyana gibi aristokrat bir kent değil Budapeşte, aksine alternatif kültürü her adımda görmek mükün. Belki en çekici yanı bu. Çevre ülkelerden gençlerin yoğun olarak sokakları doldurmasının nedeni de bu yanı sanırım.  Her köşe başında sokak sanatı ve grafiti görmek de mümkün.

Tek kelime İngilizce bilmeden turiste hizmet eden çok buralarda. Turistik mekânlarda çalışanların çoğu da yabancı.

Budapeşte-Macaristan için bilinmesi gereken önemli bilgi, AB üyesi olmasına rağmen Euro bölgesine dahil olmadığı. Her yerde kredi kartı kullanmak mümkün ama nakit kullanımı sıkıntılı. Euro kabul etmiyorlar veya kabul etseler de para üstünü Euro olarak değil Macar parası Forinti (HUF) veriyorlar. (1 Euro=385 Macar Forinti)

Her yazıda olduğu gibi birkaç not…

-Yaya geçitleri araçların otomatik durma yeri, sağa sola bakmanız gerekmiyor. Her 3 kentte de durum aynı. Ama buralarda, özellikle Viyana’da bisikletlilere ve skooterlere dikkat etmek şart.

-Türk turist ve işletmeci çok. İnanılmaz çok. ‘Viyana’yı şimdi fethettiler’ dedi gruptan bir arkadaş. Cafede, restoranda, markette, sokakta yürürken her yerde görmek mümkün Türkleri. Aynı gözlemi aralık ayında Prag’da da yaşamıştım.

-Yağmur ve soğuğa rağmen yerel halk sokakta. Bebekler, çocuklar… Ve kent içleri adım başı parklarla dolu. Hatta Budapeşte’de köpek parkı bile gördük.

-Pasaportları sadece Larnaka’dan çıkışta ve Baf’tan girişte kullandık. 3 ülke arasındaki seyahatlerde hiç bir işlemden geçmedik.

Bir Cevap Yazın