NEZCE SEYİR… Ayakİzi
Bir dizi uyarı ve kaygıyla çıktık yola. Rusya-Ukrayna arasında savaş hali devam ediyor, dron’lar uçuyor, belirsizlik hali sürüyor diye kaygılar tavan. Ama aylar öncesinden plânlı bir gezi bizimki, organize. Tarih de rastgele değil. Ünlü ‘Beyaz Geceler’in mistik ortamını yaşayabilmek için haziran sonu-temmuz başına denk getirdik. Bizim el yordamıyla düzenlediğimiz gezilerden de değil. Apex/Samiye Taşkın organizasyonu. Tüm detaylar düşünülmüş, plânlanmış. Sadece uçak değil, tren ve müzelere giriş biletleri de alınmış. Kaygı olsa da vazgeçmek yok, zaten biz gezginlerden fazla geride kalan yakınlar kaygılı.
Güzergâh Moskova ve ardından St. Petersburg. Genellikle uçuşları hem fiyat, hem uçuş uygunluğu nedeniyle Larnaka veya Baf’tan yapıyoruz ama bölgedeki savaş ve yaptırımlar nedeniyle bu sefer uygun uçuş bulunamadı. Zamanlardan sonra Ercan’dan İstanbul bağlantılı uçtuk. Vize gerektiren bir uçuş. İstanbul-Moskova yaklaşık 4 saat. Dönüşü de St. Petersburg’dan yaptık, o da 3.5 saat civarı.
Moskova’da 2 gece konakladık. Daha kalsak kalır mıydık; kalırdık o nezih ortamda. Ama yine de yetindik. Yaklaşık 1.5 günde çok yoğun bir programla keşfetmeye çalıştık kubbelerin gölgesindeki Moskova’yı. Ve oradan 4 saatlik tren yolculuğuyla Kuzeyin Venedik’i diye ünlenen, benim Dostoyevski tutkunluğuyla hayallerimi süsleyen St. Petersburg’a gittik. Masal gibi…






İlk durak Moskova. Sokağa çıktığımız anda ilk izlenim temizlik, yeşillik ve geniş sokaklar, caddeler. Tüm yollar çok şeritli, asker geleneğinden gelme bir özellik sanırım. Caddeler uçak inecek pist görünümünde. Ülkenin asker ruhunu her yerde görmek mümkün zaten. Her yerde ve herkeste. Resmi, ciddi, mesafeli ama profesyonel bir toplum Ruslar. Kapıda gülümseme falan gibi bir beklenti boşa çıkar buralarda. Zaten havalimanında ilk izlenimi aldık girerken; uzun ve hantal işlemler, sert mizaçlar. Gruptan bir arkadaşı anlaşılmayan bir sebeple yaklaşık 3 saat alıkoymaları da bu katı uygulamalarının yaygın bir sonucu.


Gezinin belki tek olumsuzluğu oldu bu bekletme ama kent ve sonrası telafi etti doğrusu. Daha tarihi dokuyu görmeden en fazla temizliğini, yemyeşil ve bakımlı sokaklarını sevdim Moskova’nın. Sevdik. Her taraf, sokak/park/meydanlar tertemiz ama çöp bidonu bulmak da zor. Nasıl yapıyorlar, nasıl emsal almamız gerekir bilmiyorum ama çöplerimizi cebimizde gezdirdiğimiz çok oldu. En açıklanabilir neden sanırım aidiyet duygusu, disiplin ve kültür.


Rusya’nın kalbi Moskova, Moskova’nın kalbi de Kızıl Meydan. Siyasi ve toplumsal çalkantılara sahne olmuş, haberlerden/romanlardan/filmlerden tanıdığımız meydan. Ekim Devrimi’nin lideri, Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir I. Lenin’in anıt mezarı da burada. Doğal olarak ilk durak, ilk heyecan.

Dev bir alan Kızıl Meydan. Kremlin duvarı da meydana bakıyor. Akın akın insanlar burada. Gerçi Avrupalı turist çok az, çoğunlukla Uzak Doğulu turistler. Ve Ruslar. Yerel turizm çok yaygın, sadece burada değil St. Petersburg’da da aynı durum.
Sadece Lenin mozolesi değil, kentin sembolü katedral de Kızıl Meydan’da, meydanın girişinde. St. Basil Katedrali. Fotoğraflardan, haberlerden çok aşina olduğumuz soğan şeklindeki çok renkli kubbesiyle ünlü katedral. Kentin sembolü.








Buraya kadar gelmişken hemen duvar arkasındaki Kremlin Sarayı da ziyaretimiz kapsamında. İçinde katedral ve dünyanın en büyük çanını barındıran kocaman bir alan burası da. Kompleks. Halkın ziyaretine açık, yoğun bir ziyaretçi trafiği var. Ama yürünebilecek yerler var. Örneğin kaldırımdan aşağıya taşlı alana indiğiniz anda nereden geldiği belli olmayan asker tarafından sert bir şekilde uyarılabilirsiniz.
Devlet Başkanı Putin’in resmi çalışma ofisinin de burada, Kremlin Sarayı’nda olduğu söylenir ama doğrusu çok inandırıcı değil. Girişini-çıkışını gören olmamış veya daha korunaklı bölümde. Sürekli çalışma yeriyle ilgili sorulara bugüne kadar kimse yanıt almamış zaten.








Kızıl Meydan ve Kremlin yanında halka açık geniş parklar, saraylar, stadyum… Her yer, her şey tarihi. Çarlık döneminden kalma dev tarihi binalar. Kimi bakanlık, kimi kütüphane. Moskova Üniversitesi de tarihi bir binada.



Bu tarihi binalar arasında, kısmen kentin dokusu bozulmadan yapılmış gösterişli, yüksek binalar da var. Bunların da çoğunlukla Stalin döneminden kalma olduğu, hatta onun adıyla anıldığı belirtildi. Dubai tarzı gösterişli binalar.




Sokakları yürüdük, gezdik, keşfetmeye, gözlem yapmaya çalıştık. Yürünebilecek kentlerden Moskova, çok da güvenli. Geçmişi 15. yüzyıla kadar dayanan tarihi Arbat Caddesi’ni de turladık; hem nefes için, hem alışveriş, hem atıştırmalık. Bu tarihi sokakta her şey bulmak mümkün.

Ve sırada Nazım var. Yılların rüyası, mezarına bir karanfil koymak, nesiller boyu hepimizi beslediği için bir teşekkür etmek.
Hayatı sürgünlerde geçen Usta Şair Nazım Hikmet, Moskova’da ünlüler mezarlığında, vasiyetine uygun bir çınar ağacının altında yatıyor. Vera da yanı başında.
Burası aslında bir manastır; Novodevici. Devlet mezarlığı ama müze gibi. Yemyeşil. Gorbaçov’dan Kruçev ve Yeltsin’e, Çehov’dan Gogol’a bildiğimiz/bilmediğimiz siyasi ve edebi kişilikler burada yatıyor.
Nazım’ın ilham kaynağı göl de mezarlığın hemen yanı başında.












Zaman sınırlı, 1.5 günde ne kadar gezilir! Bolşoy Balesi’ni sadece önünden geçerek görebildik, bir dahaki sefere burada bir bale için sözleştik. Çünkü tüm çabalara rağmen bilet bulamadık.
Ama ünlü metroyu da mutlaka görmek gerekir. Hem de her bölümü. Çünkü diğer metrolara benzemiyor, burası yeraltı müzesi.
Yaklaşık bir asırlık geçmişi olan metro, büyüklüğünden fazla iç mimarisi ve dekorasyonuyla ünlü. Heykeller, seramikler, mozaikler, grafitiler ile döşenmiş. Baş yerde de Lenin… Bir indik, bir bindik ve bıkmadan defa defa devam ettik. Her bölüm, her istasyon başka bir müze. Tümünü görmek şart.

















Ve St. Petersburg. Orijinal adıyla Sankt-Peterburg. Eski ve yaygın olarak hafızalarda yer eden adıyla da Leningrad. İkinci Dünya Savaşı’nın gidişatını değiştiren en kritik direnişin sembolü. Naziler’in aylar süren kuşatmasına, kent halkını açlığa mahkum etmesine rağmen direnişiyle ünlü kent. İnsanlık tarihinin en ölümcül kuşatmalarından biri olarak onlarca film ve kitaba konu olan, milyonlarca insanın açlık, soğuk ve saldırılarda hayatını kaybettiği kent.
Yaklaşık 4 saatlik muhteşem tren yolculuğunun ardından kente iner inmez ‘Kahraman Şehir’ yazısı karşıladı bizi.





Yakılmış, yıkılmış, küllerinden yeniden doğmuş bir kent St. Petersburg. Her sokak, adım başı bir görkemli eser. Açık hava müzesi gibi. Hangisine bakacaksınız, hangisinin fotoğrafını çekeceksiniz; insanın başını döndüren kentlerden. Çoğu yıkılmış, yakılmış savaşta, yeniden yapmışlar. Hatta müzeleri yeraltına taşımışlar, müzelerdeki eserleri.
Bu kent Kuzeyin Venedik’i diye anılır. Ayrıca Amsterdam’a benzetilir. Nedeni; kanallar, bataklık üzerine kurulmuş olması. ‘Bataklıkta açan çiçek’ gibi nitelemeler de var kent için.








Çarlık döneminin ihtişamı ile devrimin izleri bir arada burada da. Köprüleri, tarihi binaları, altın kaplama sarayları, dünya literatüründe ilk sırada yer alan müzeleriyle ünlü. Her adımda kentin kurucusu 1. Petro’nun izi, dokunuşu, heykeli var. Dünyanın Büyük Petro diye andığı, bizim Osmanlı tarihinin etkisiyle Deli Petro diye bildiğimiz Çar. Yaklaşık 2 metrelik boyuyla ünlü Petro’nun deli diye anılmasının nedeni sanırım dahiliğe varan çılgınlığı. Yaklaşık 3 asır önce kenti kurarken Avrupa’dan mimarlar getirterek şehrin planlarını, kanalizasyonunu yaptırtmış, Avrupa’da ne varsa uygulamış ve bu kenti çarlık döneminin başkenti yapmış. Radikal reformlarıyla ünlü. Avrupa şehirlerine benzeyen yeni bir şehir hayaliyle 10 yıl boyunca büyük bir bataklık ıslah edilmiş, binalar çamura gömülü direk ve tahtalar ile kuvvetlendirilmiş temeller üzerine yapılmış. Kenti kurarken kimlik değiştirerek Avrupa’ya gittiği, tersanelerde işçi olarak çalıştığı, gemi yapımını öğrendiği bile söylenir Petro’nun. Sıradışı bir reformist. Kentte, bölgede ne varsa onun eseri. Deli değil, dahi ve vizyoner demek en doğrusu galiba. (Her güçlü değişimin ardında ‘deliler’ var zaten)





Sokakları, nehir kenarlarını yürüyerek turlama yanında, kanallarda, Neva nehrinde gemi turuyla kente bir de uzaktan baktık. Onlarca köprü altından geçtik. Bunlar öylesine alçak ki, fotoğraf çekmek için veya herhangi bir nedenle ayağa kalkmak tehlikeli. Köprüler baş hizasında. Ve bu köprülerden bazılarının gece gemi geçişleri için açılması da büyük bir seremoni olarak izleniyor.














Ve Hermitage. St. Petersburg’a gidişimin en önemli nedenlerinden. Neva nehri yanında bir müze, sanat hazinesi. Çarlık döneminden kalma 4 milyon civarında eser barındıran, dünyanın en büyük müzelerinden. En çok koleksiyon burada. Leonardo da Vinci’den Rembrandt’a, Michelangelo’dan Raphael’e sanat tarihinin devleri bu binada. 3 saatte ne kadarını gezebildik bilmiyorum. Ama her eserin önünde yarım dakika zaman geçirsek tamamını herhalde ancak bir haftada görmek mümkün olurdu.



















Bilet bulmak yanında müzeye girmek de zor. Randevulu sistem var ve biri çıkmadan öteki giremiyor. İnanılmaz bir özenle korunuyor Hermitage ve diğer müzeler. Her bölümde dört göz açmış görevliler, her hareketinizi inceliyor. Bel ağrıdığı için kalorifere (sanat eserine değil) hafif yaslanma, uyarı sebebi mesela. Veya bastığınız yere oturarak fotoğraf çekmek izin de isteseniz mümkün değil.
Nazi kuşatmasında buradaki eserlerin nasıl korumaya alındığına, yeraltına taşındığına ilişkin fotoğraf kareleri müzede sergileniyor.







Kenti ve kent dışındaki müzeleri, tarihi yerleri gezerken adım başı Petro’ya rastladık. Her yerde izi var. Ve Rusya’nın ulusal şairi, modern Rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen Şair, Yazar Aleksandr Puşkin de her yerde.

Ben Puşkin’den fazla Dostoyevski ile birlikte gezdim sanki. Kente ilgimin en birinci nedeni zaten ünlü yazar. O kadar çok okuduk ki kitaplarını; hem mekânlarını, hem kahramanlarını sokaklarda aradım. Sadece Suç ve Ceza’nın değil, Yeraltından Notlar ve Beyaz Geceler adlı kitapların da mekânı St. Petersburg. Müzelerde, parklarda, ara sokaklarda gezerken izlerini gördüm sanki o kahramanların.
Zamanlar geçmiş, mekânlar değişmiş, Dostoyevski’nin kitaplarındaki karamsar, dram havasını değil çok keyifli bir kenti yaşadım ama yine de asırlar öncesinin kahramanları etrafta geziniyordu.
Dostoyevski’nin melankolik Beyaz Geceler’ini de bu kentte beyaz gecelerde daha iyi anladım. Güneşin tam olarak batmadığı veya ufuk çizgisi altında kaldığı, zifiri karanlık yerine alacakaranlıkta kaldığı dönem beyaz geceler. Sadece Petersburg’ta değil, İskandinavya ülkelerinde de yaşanan bir doğa olayı. Gerçekten de karanlık olmuyor. Tam benlik bir durum ama herkes için aynı durum geçerli değil tabii ki. Dostoyevski’nin kahramanları gibi hayalperestlik, yalnızlık gibi ruh halleri yaşamak mümkün. Hatta bu dönemlerde uyuyamayıp vücut ritmi bozulan insanlar olduğu da gerçek.



St. Petersburg’ta 3 gece kaldığımız için daha fazla gezme imkânı oldu. Şehrin merkezini, Hermitage’i, kanal ve köprüleri keşfettikten sonra artık biraz kent dışına çıkmak mümkün.
Yine Petro’nun imzasını taşıyan, Romanov Hanedanı’na ait mezarların bulunduğu Peter ve Paul Kalesi’ni de gezdikten sonra kente yarım saat mesafedeki iki önemli durağımız var.




İlk durak Puşkin Çar Kasabası. Çar ailesinin ve aristokratların mekânı. Puşkin ile ne alâkası var diye sorduk, eğitim gördüğü okul bu kasabada olduğu için onun adıyla anılıyormuş.
Park alanı, müzesi, sarayı ile bir kompleks burası da. Büyük bir kompleks. Altın yaldızlı odaları, mavi-beyaz cephesi, kehribar odasıyla ünlü.
Bu da çok iyi korunan müzelerden. Hatta girerken ayağımıza galoş giymek durumunda kaldık. Kaysa bile çıkarmanız zor.















Ve nefes kesen bir başka durak; Peterhof Sarayı. Bu da 1. Petro’nun eseri. Hatta planlarını kendi çizmiş. Paris’teki Versay Sarayı’nı örnek almış. Emin değilim ama sanki daha görkemli. Anıtsal çeşmeler, şelaleler, altın kaplama su fıskiyeleri ile nefes kesen türden. Burası da bir kompleks. Dev bir yeşil park alanına sahip. Nazi saldırılarından büyük hasar görmesine rağmen aslına uygun yeniden yapılmış.








Gezinin finalini bu muhteşem sarayın bahçesinde, fıskiyeler arasında ve Baltık denizi kıyısında tamamladık. Saray kompleksi Baltık denizine kadar dayanıyor. Sereserpe güneşleniyor Ruslar burada. Çünkü güneş ancak birkaç aylık. Yılın fazlası soğuk, karanlık ve yağmurlu.





Bu güzergâhı kullanacaklara veya tekrar gidersek hatırlatma olması için birkaç notta da fayda var…
-Her yer ve her şey ağır buralarda. İnsanlar hem ciddi ve mesafeli, hem ağır. Bir kahve alırken sabırla beklemeniz şart.
-İngilizce genellikle bilmiyorlar.
-Her yerde Ruble kullanılıyor. Euro veya Dolar kullanabildiğimiz yer olmadı. Kredi kartı mümkün. 100 Ruble=1.15 Euro civarı. Hesaplarken iki sıfır atma şeklinde bir pratik geliştirdik, yani tam denk düşmese de 100 Ruble=1 Euro diye kabaca hesapla işimizi kolaylaştırdık.
-Müzelere giriş bileti önceden alınsa da giriş kolay değil. Her yerde sessiz bir sıra düzeni var. Bol zaman ayırmak şart.
-İnternet ciddi problem. Belki savaş şartları ve ambargo kaynaklı ama lüks mekânlarda, otellerde bile WF sıkıntılı. Ben paket avantajım nedeniyle kendi telefon hattımı kullandım, çoğunlukla sıkıntı yaşamadım.
-Savaş, havada uçan dron görmedik ama savaşın izleri her yerde. Özellikle Moskova’da. Toplu halde kolsuz, ayaksız gençleri; 15 yaşında üniformalı askeri okul öğrencilerini sokaklarda, otelde görmek mümkün.
-St. Petersburg’da adım başı, neredeyse 100 metrede bir yaya geçidi var. Sebebini sorduk, görsel kirlilik olmaması için üst geçit yapılmıyormuş kentte. Su kanalı üzerinde kurulu olduğu için alt geçit yapmaya da müsait değilmiş kent.
-Ve fiyatlar makul. Yemek, içki, hatta otel konaklama ücretleri bile makul. Her yazımda belirttiğim gibi, dünyanın en pahalı ülkesi bizim coğrafya olduğu için her yer makul…




