İtalya bitmiyor… Bu kez göller bölgesi… Milano-Como-(Bellagio-Nesso-Lecco)-İsviçre/Lugano-Bergamo/Garda-Verona…..

NEZCE SEYİR… Ayakİzi

Yine mi İtalya; evet yine, yeniden. Üstelik her seferinde farklı bölge. Aynına gitsek gidilmez mi; gidilir, hem de nasıl. Hem güzel, hem kültürel zenginlik, hem keyifli, hem eski ve her yerin kimliği korunmuş, hem yürünebilecek kentler. Dahası uçuş imkânı; sefer çok ve ucuz. Daha dahası her yerde, her kentte fiyatlar makul ve insanı Akdenizli, sıcak. Bir gezgin daha ne ister ki! (Amaç reklam değil, reklamla derdim yok. Zaten ihtiyaç da yok; ne İtalya’nın, ne benim. Sadece tecrübe aktarımı ve biraz da turizm derdi olanlara emsal gösterme kaygısı…)

Kaçıncı gidişim bilmiyorum İtalya’ya, ama her seferinde farklı bir kent, farklı bir bölge, farklı bir deneyim. Tarihi derebeyliklere dayanan bir coğrafya, her biri kendi içinde hükümran derebeylikler ve yarış da çok varmış. Belki bu yüzden Roma’dan Floransa’ya, Napoli’den Venedik’e, Puglia’dan Amalfi ve Sicilya’ya; nereye gidersen git zenginlik, doku, keyif bulma imkânı var. Her biri farklı ama ortak yönler çok. Kimi salaş, kimi aristokrat; ama eskinin, dokunun korunması ortak özellik. Binalar, evler, yollar, tarihi yapılar, insanlar yenilenmiş ama sanki oldukları gibi. Asırlık, hatta beş asırlık… Nasıl başarıyorlar bilmiyorum; ama her seferinde ülkem adına çok özendiğimi, kıskandığımı itiraf etmem lazım.

Bu kez güzergâh Milano ve çevresi. İlk kez gittiğimiz bir bölge. Aslında Milano’dan fazla Como. Ünlü Como gölü/kenti. Ve oralardan devam.

Ben her zamanki gibi yola çıkmadan bölgeyle ilgili bulabildiğim yazılara göz gezdirdim. Epeyce baktım; çünkü el yordamıyla yapılacak bir seyahat. Biz Mehmet Salih ile birlikte Baf’tan hareketle Bergamo’ya, Ezgi Londra’dan yine bölgedeki havalimanı Malpensa’ya inecek, orada araba kiralayacak ve Milano’da buluşacağız. Ve yol nereye çıkarırsa modu.

Aslında yol nereye çıkarırsa demek tam da doğru olmaz. Ben gibi Mehmet Salih de iyice inceledi, hatta benden detaylı, mühendis titizliğiyle. Ben Milano’ya takıntılı, hani çok övülen bir kent ya! Ama takıntılarımız aynı değil, o Como’ya odaklandı ve kalacağımız ilk evi de buradan buldu. Yolda biraz söylendim, Milano’da ille de gece konaklamak gerekir, bir gün bu kente az gelir falan dedim ama, daha ilk günden onun haklı olduğu ortaya çıktı.

Baf havalimanından 3.5 saat uçuşla indik Bergamo’ya. Havalimanından çıkar çıkmaz, önceden bilet aldığımız otobüse bindik, hemen çıkışta. Hedef Milano. Yaklaşık bir saat. Merkezdeki tren garına indik, kocaman tarihi bir bina. Ezgi Londra’dan akşam saatlerinde gelecek. Yaklaşık 5 saatlik zaman var. Kısa bir kahve ve atıştırma molasının ardından, sırt çantalarımızı da gardaki emanete bırakıp yola koyulduk. Gidiş yürüyerek (az da değildi yani), dönüş metro. Her kentte ille de yürümeyi tercih ederiz, çünkü kenti başka türlü görme, tanıma imkânı yok. O ilk günkü izlenimler de önemli; çünkü bu izlenimlere göre 6 günlük tatilde bu kente bir gün daha ayırıp ayırmayacağımıza karar vereceğiz.

İtalya’nın en büyük kentlerinden Milano, moda dünyasının başkentlerinden biri olarak anılır. Belki bundan dolayı, kent de, insanı da mesafeli sanki. Biraz ketum. Alışılmış İtalyan kentlerinin salaş enerjisinden biraz farklı. Viyana gibi aristokrat, dizayn bir kent. Alışveriş yapma, markalara dokunma gibi bir niyet varsa, ideal. Ama bizim gibi sırt çantasıyla seyahat eden, değil kıyafet alışverişi, lokum paketine bile yeri olmayanlar için güzel kahve ve tarihi mekânları seyir yeri.

Yaklaşık 5 saatlik zamanda ne yapılır! Orta Çağ katedrali Duomo ilk hedef. Kentin merkezindeki dev katedral. Gotik şaheser. Sanki Barcelona’daki Sagrada Familia benzeri. Kentin ana meydanında simge.

5 saatimiz daha olsa belki kuyruğa girip katedrali gezmek, terasından kente bakmak iyi olurdu ama o kuyruklara 5 saat yeter miydi, açıkçası emin değilim.

Bir diğer hedef, Teatro Alla Scala. Bilinen adıyla La Scala. Dünyanın en prestijli opera binası. Aramaya gerek kalmadı, Duomo meydanına çok yakın. Zaten bu kentlerde bu tip eserlerin önü, etrafı o kadar kalabalık oluyor ki, Google haritaya bile ihtiyaç kalmıyor. (Google, on-line haritalar olmadan nasıl gezerdik, nasıl yol bulurduk; bilmiyorum…)

Dünyanın en ünlülerinden ama dıştan bakınca bir o kadar mütevazı bir bina La Scala. İnsanın inanası gelmiyor. O binada opera dinlemeyi çok isterdim doğrusu. Ama bu, ya çok büyük bir tesadüf veya ciddi bir organizasyonla mümkün. Bizim orda olduğumuz gün kapalıydı zaten, sadece dıştan görme imkânı oldu.

Ve işaretlediğimiz 3. durak Galleria Vittorio Emanuele. Ünlü çarşı, pasaj. Onu da aramaya gerek kalmadı, La Scala-Duomo arasında. Zaten katedralden opera binasına geçiş tüneliymiş bir zamanlar, sonradan çarşı olarak düzenlenmiş.

Çarşı demek ne kadar doğru olur bu görkemli binaya, bilmiyorum. Müzeden beter. Camdan dev kubbeli, görkemli, her tarafından ihtişam akan, 4 ucu açık bir pasaj. Prada, Louis Vuitton gibi dünyaca ünlü markaların en şık, ev havalı şubeleri burda. Sadece izlemek bile keyifli.

Yarım günlük Milano durağının ardından ver elini Como. 3 gece, 2 tam gün bu kentte kalacağız. Ve buradan bölgeyi turlayacağız. Ezgi nasılsa uluslararası ehliyete sahip, arabayla gezmek daha rahat. (KKTC ehliyetiyle de araç kiralamak bazı yerlerde mümkün ama riskli. Bazıları hiç kiralamıyor, bazıları da herhangi bir sorun halinde güvence vermiyor.)

Milano-Como arası yol yaklaşık bir saat. Airbnb’den kiraladığımız mütevazı ev kent merkezine yürüme mesafesinde.

Cıvıl cıvıl bir kent Como. Çok kalabalık ama nedense dingin ve huzurlu. Moda/tasarım mekânlarında da Milano’dan geri kalmamış. Göl kenarında, vadi içinde, yemyeşil. Çember gibi sarmış bölge göl çevresini. Göl mü adını verdi kente, kent mi adını verdi göle bilmiyorum ama dağların eteklerinde, deniz derya bir yerleşim yeri. Burası merkez ama gölün etrafı hep kent, kasaba, köylerle dolu. Ünlülerin yazlıklarının olduğu bir bölge, görkemli malikanelerle dolu etraf. Bu kentten hareketle gölde gemi seferleriyle diğer kasabalara, kentlere günübirlik ziyaretler mümkün ve çok yaygın.

İlk gece kentte kısa bir keşiften sonra, ertesi gün bölgede tur hedefledik. Gemiyle veya arabayla. Gölde gemiyle gezinti çok yaygın, okuduğumuz yazılarda da çok önerildi, deneyelim dedik. Ucu görünmeyen kuyruğa da girdik aslında. Bilet almak için gişeye yaklaşınca, “bilet alsanız da gemiye binebileceğiniz konusunda garantimiz yok. Sıranız gelirse binersiniz” diye bağıran İtalyan görevliyi dinleyince biraz yaş iş dedik. Dahası “20 yıldır aynı imkânlarla bilet satıyoruz, her sene gelen turist katlanarak artıyor” diye şikâyeti de artınca Akdenizli görevlinin, zaman kaybına gerek olmadığına karar verdik. Ve iyi ki öyle yapmışız. Arabamız var nasılsa, Google harita da var, sür sürebildiğin kadar…

Kaç kilometre gittik bilmiyorum ama virajlı dar yollarda bazıları listelediğimiz, bazıları tesadüfi önümüze çıkan kasabalarda, köylerde durduk. Durma imkânı olan her plajda, göl kenarında, köy içlerinde nefeslendik. (Park yeri ciddi sorun). Hava sıcaklığının 30-35 dereceyi bulmasının avantajıyla suya bile girdik. Geçtiğimiz yıl yine arabayla gezdiğimiz Amalfi kıyıları gibi buralar da. Benzerlik çok, hatta buralar daha bakir ama Amalfi gibi keşfedilmemiş. Yoğunluk oralara göre kısmen daha az.

O daracık yollarda en büyük sıkıntı, tıpkı Amalfi’de olduğu gibi bitmek bilmeyen motosiklet ve en fazla da bisiklet trafiği.

Bu ring turunda özellikle Nesso, Lecco, Bellagio kasabalarında durak yaptık. Hepsi özellikli, tarihi yerler. Bellagio bölgenin yıldızı, tarihi bir kent ve ilgi çok fazla.

Etrafı gölle çevrili, dağların eteklerinde, vadiyle çevrili, yemyeşil kasabalar bunlar. Tipik İtalyan kasabaları. Renkli evler, daracık ve taş sokaklar, kaldırımlar.

Eskiyi olduğu gibi koruyarak güne adapte etme kültür olmuş İtalya’da, neredeyse her bölge aynı. Asırlık evler, binalar, yollar; ama döküntü değil. Sanki dokunmadan koruyorlar…

Tam günlük turla yarım ay çizdik göl kıyısından, ama karşı kıyı da var. Gölün karşı kıyısı, Como’dan hareketle gemi turuyla gidilebilen köyler, kasabalar, sahiller. Gemiyle gitmeyeceğimize göre, nasılsa bir tam günümüz daha var, bir de karşı kıyıyı turlayalım dedik. Karşı kıyıda Menaggio var, orayı görmek gerek. Karşı kıyıya geçmişken Lugano Gölü’nü de görme imkânı olacak. Bu göl de İsviçre sınırları içinde. Bu durumda İsviçre’ye geçmek şart.

Önce arabanın sigortasını sorduk, kapsamıyor, on line ekstra ödeme yaparak sigorta çıkardık İsviçre için. Tahminimizden de yakınmış. Como’da kaldığımız evden hareketle 10-15 dakikada İsviçre toprağına geçtik. Kontrol noktasından geçtik ama kontrol yok. Başka ülkeye geçtiğimizi neredeyse araç plakalarından ve tabii ki fiyatlardan (İtalya’nın 2-3 katı) anladık.

Orada da ilk hedef Lugano Gölü. Deniz mi, göl mü belli değil. Göl kenarındaki İsviçre kasabalarını, balıkçı köylerini ziyaret ettik. Morcote’de kahve, Lugano kentinde yemek molası verdik.

Dönüş yolunda çember çizmeye devam ettik. Hedef ringi tamamlamak. Yol boyu küçük küçük göllere de rastladık. Dağların eteklerinde, vadi içinde, her taraf göl zaten ve yemyeşil. Özellikle tesadüfen rastladığımız İtalya topraklarına ait Piano Gölü muhteşemdi. Burası sayfiye yeri. Kısa bir durak yaptık; insanların kitap okuduğu, piknik yaptığı, karavanlara durak olan, çocukların balık avladığı bir huzur deryası.

Ve dönüş zamanı. Como’da 3 gece, 2 tam gün geçirdikten sonra, bu kez hedef Bergamo. Como’dan yaklaşık 2 saat. Burada da 2 gece kalıp o bölgeyi gezeceğiz.

Airbnb’den kiraladığımız muhteşem bir evde kaldık Bergamo’da. Yıllardır kaldığımız en iyilerden biri. Yok, yok… İlk gün, daha doğrusu yarım gün kenti gezeceğiz. Ev sahibimizin ve tabii ki Google yönlendirmesiyle önce kent merkezine indik, ardından kısa sayılmayacak bir yürüyüşle eski kent denilen muhteşem bölgeye çıktık.

Lombardiya bölgesindeki Bergamo, köklü tarihi yansıtan mimarisiyle ünlü. Taş yollardan yürüyerek binlerce turistle birlikte kalesi, surları, tasarım dükkânları, alışveriş mekânlarıyla görkemli bir duruş sergileyen, kente tepeden bakan eski kente çıktık. Yaklaşık 15 bin adım atarak taş ve daracık yollarda turladık.

Yüzlerce yıllık tarihi kalıntılar içinde zamanda yolculuk gibiydi. Orta Çağ dönemlerine ait tarihi yapılar, kilise ve katedraller, müzeler, meydanlar, görkemli burçlar, tüneller, devasa kapılar…

Ertesi gün sabah erken yola çıktık. Yol uzun, yaklaşık 2 saat. Hedef, İtalya’nın en büyük gölü Garda ve bölgenin yıldızı Sirmione kenti.

Gölün içindeki kalesiyle ünlü Sirmione, Garda gölünün kıyısında. Renkli, kişilikli, çok kalabalık bir kent.

Hiç hesapta yokken, hazır vaktimiz var, bir saat daha sürerek Verona’ya gitsek mi; yorulduk dönsek mi derken artık ne zaman geliriz diyerek devam ettik. İyi ki etmişiz, iyi ki gitmişiz. Hiç hesapta yokken bölgenin esas yıldızına düşmüşüz.

O nasıl güzel, nasıl keyifli bir kent öyle…

Verona’ya giriş bile ihtişamlı, kocaman kapısından. Portoni della Bra, bütün görkemiyle karşılıyor kente giren yaya ve araçları. Kapıdan geçer geçmez de meydan ve Arena. Roma’daki Kolezyum’u anımsatan, sanırım ondan da eski ama daha küçük Arena. Doğrusu böyle bir görkemli yapıyla karşılaşacağımı bilmiyordum. Burada bir Carmen Operası izlemek, bunun için tabii ki önceden organize olmak kaçınılmaz.

Verona’da taş sokaklarda yürürken hem tarihi dokudan, hem kentin keyfinden başımız döndü. Adım başı bir eser, her meydanda sokak müziği.

Bu kent nehirle çevrilmiş. İkonik eserler çok. Ve tümünün önünde uzun kuyruklar. Arena gibi Juliet Evi de çok ünlü mesela, masalsı hikayelerle ünlenmiş. Görkemli bir bina aradık, oysa çok mütevazı. Önündeki kuyruk ise inanılmazdı.

Bu kadar da değil. Adım başı tarihi bir meydan ve her meydanda canlı müzik. Tarihi köprüler, sokaklar… Bir listeleme yaptık, yürüme mesafesinde sanırım 10’a yakın ikonik yapıyı görme imkânı bulduk, gün boyu müzik ve dans gösterileri de bonus oldu.

Bir gecemiz daha olsa kalırdık galiba Verona’da. Ama ertesi gün yolculuk var. Biz Bergamo’dan Baf’a, Ezgi geldiği havalimanından Londra’ya dönecek. Verona sarhoşluğuyla döndük Bergamo’daki eve.

Dönüş günü birkaç saat vaktimiz var uçuş öncesi, Bergamo tepelerinde ormanlık alanda tarihi bir piknik yerini ziyaret ettik. Maresana Tepesi. Kentin farklı bir yönünü görmek amaç. Orada mangal kültürü de olduğunu gördük İtalyanların. Biz gibi değil tabii ki, et veya tavuk değil, burger yapıyorlar mangalda. Bu tepe aynı zamanda yürüyüş ve bisiklet parkuru.

Toplam 5 gece, 6 günlük bu gezide 10 civarında kent/kasaba, İsviçre sınır kasabaları ve 3 büyük gölü gördük. Elbette arabayla kafamıza göre takılmanın etkisi çok bunda. İlgimizi çeken yola daldık, keyfimize göre durduk veya yürüdük. Rastgele çok ama öncesinde iyi bir planlamanın da payı büyük.

Her şey dört dörtlük müydü; hayır. Airbnb’den ev kiralarken garajlı ev tutmaya özen gösterdik, o yüzden konakladığımız iki evde sorun yaşamadık ama başta Milano ve Como olmak üzere hemen her yerde en birinci problem park sorunu. Girişin tamamen yasak olduğu bölgeler var. Polis de yok ortalıkta. Yol arkadaşımız Google yardımcı oldu, park yerleri bulduk. Daha önceki Napoli gezimizden tecrübemiz var, gelişigüzel parkın cezası sonradan geliyor. (Trafikte suç işlediğimizi haftalar sonra kredi kartımızdan para çekilince fark etmiştik. Üstelik suçumuzun ne olduğunu da öğrenemedik!)

Ve özellikle son yıllarda her yazımda belirttiğim gibi; dünyanın en pahalı coğrafyası bizimki galiba. İtalya’da sadece makarna ve pizza değil, yaygın olmasa da istediğiniz her türden yemek bulmak mümkün. Ama genellikle lüks restoranlarda. Bunlar balık, et menüleriyle ünlü. Ve buralarda bile içki dahil en fazla ödeyeceğiniz miktar 25-30 Euro.

Yine her yazımda vurguladım, bu kentlerin her birinde vergi var. Kaldığınız otel veya ev aracılığıyla ödenen kent vergisi. Örneğin Como’da kişi başı gecelik 3 Euro. 3 kişi 3 gecelik 27 Euro. Devlete veya yerel yönetimlere gelir. Bizim yarım adacıkta neden yok; hiç öğrenme şansım olmadı.

Yolculuğa dair bir not daha…

Uçuşlarda sıvı sınırlaması kalkıyor gibi. İlk defa şubat ayında Gatwick Havalimanı’nda görmüştük, uçağa binerken 2 litreye kadar su (sıvı) imkânı sağlanmaya başladı. Gatwick’in ardından bu yolculukta da Bergamo Havalimanı’nda aynı duyuruya rastladık. Yaygınlaşacak gibi.

Ama biz gibi hep sırt çantalarıyla seyahat edenlere daha katı uygulamalar var artık. Kilo ve boyut kurallara uygun olmasına rağmen, uçağa binişte çantadaki en ufak şişkinliğe müdahaleler başladı. Özellikle Ryanair’in bu konuda daha katı davrandığına bu yıl 3-4 uçuşumuzda tanık olduk. Muhtemelen daha çok kazandıran bagaj kullanımını teşvik amaçlı.

Bir Cevap Yazın