İyi ki konuştu…

Kıbrıs Türk siyasetini yeniden biçimlendirmeye aday Cumhurbaşkanlığı seçimini yeterince tartışmadan, gürültüden uzak irdelemelere fırsat bulmadan “yavru-ana” gündemiyle sarsıldı ülke. Hatta bölge…

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın alışılmış lisanı bomba gibi düştü ülke gündemine. “Kardeş” tanımlamasına karşı çıkarak diplomatik olmayan uslubuyla “ana-yavru” ilişkisine vurgu yapan açıklaması, sadece adada değil, Türkiye’de de gündem oldu. Yeni Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın Türkiye medyası aracılığıyla hızla gelen yanıtı ise Kıbrıs Türkü’nün “hassasiyetine” vurgu yaptı. Seçim öncesi olsa oy oranını yüzde 60’tan 80’e çıkaracak kadar hatta…

Türkiye ile KKTC arasındaki ilişkilerin hassas bir çizgide olduğu zaten bilinen bir gerçek. “Ana-yavru” yaklaşımı da Türkiye’nin sadece adaya değil, bölgeye “hükmetme” kültürünün parçası. KKTC’nin on yıllardan beri “biat” veya “yönetememe” becerisiyle de beslenen bir durum.

O nedenle yeni Cumhurbaşkanı Akıncı’nın daha ilk gününde böylesi bir tartışma, belki de sağlıklı bir ilişki sürecinin başlangıcı olur. Karından konuşmak yerine, yüksek sesle tartışmanın daha faydalı ve işlevsel olması daha muhtemel.

“Dik duruş”, Kıbrıs Türkü’nün özellikle Türkiye ile sağlıksız ilişkileriyle daha da belirginleşen, Akıncı’nın Cumhurbaşkanı seçilmesinde de esas beklentilerden. Ancak bu konuda maceraya sürüklenecek, gerilimi tırmandıracak yaklaşımların ve provokasyonların kimseye yarar sağlamayacağı ortada.

Ayrıca, Türkiye’nin seçim arifesinde ve ciddi bir kutuplaşma yaşadığı da dikkate alınmalı. Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri konusundaki önyargıları ile bilinen TC medyasının bu konudaki provokasyonlarına da alet olmamak, gerginliği tırmandırmamak gerekir.

Yeni süreçte aslolan dik duruş yanında, kendi ayakları üzerinde duran, evinin önünü temizleyen, yönetme becerisini geliştiren siyaset ve siyasetçilerle “ana-yavru” edebiyatının zeminini değiştirmek; Türkiye dahil tüm taraflarla “sağlıklı” ilişkinin  altyapısını kurmaktır.

Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte bu konuda toplumda oluşan heyecanı iyi değerlendirmek, rüzgarı arkaya alarak yürümek için iyi bir zemin var. Hele de seçimlerle oluşan yeni enerjiyle partilerin tümünün “yoğun bakım” dönemiyle sorgulanma süreci de bu rüzgarı besleyen unsurlar olarak ortada duruyor.

Neredeyse bir yıla yakın seçim atmosferi yaşayan ülke, yüzde 60 gibi son 20 yılın rekorunu yakalayan bir destekle yeni bir Cumhurbaşkanı ile umutlanırken, siyaset yeniden biçimlenmeye ve yeni liderler çıkarmaya adayken, “slogan” ortamlarından arınarak, kahramanlıklara soyunmadan, toplumu maceralara sürüklemeden akılla, sağduyuyla, plan ve programla yeniden şekillenme zamanı.

Seçim döneminde neler oldu, siyasi partiler nasıl tarumar hale geldi, CTP ve UBP gibi köklü/disiplinli partiler bile nasıl oldu da oylarını kendi adaylarına yönlendiremedi, Derviş Eroğlu gibi yarım asırlık deneyimli politikacı nasıl ve nerde hata yaparak aday oldu, parti desteği olmayan bir aday neden/ nasıl yüzde 20 oy aldı ve bundan sonraki süreçte nasıl bir misyon üstlenecek, Gezici araştırma şirketi neden adaya kamp kurdu ve karanlıkta yön arayan seçmenin tercihlerini “nokta atışı” ile nasıl bilebildi… Sivil toplum inisiyatifi mi gelişiyor, yoksa toplum mühendisliği mi devrede… Değiştirme mi, değişim mi istiyoruz…

Bu soruların yanıtını bugün bulmak veya konuşmak zor.  Yeterli veri de, zemin de yok… Tarih yazacak veya zaman gösterecek. Şimdiki gündem motivasyonunu, ruhunu yitiren toplumun bu heyecan ve beklentisini ileriye taşımak. Rüzgarı iyi değerlendirmek, doğru okumak. Aksi halde sosyal medyada bir yorumcunun ifadesiyle “rejimi devralmaya” çalışırken, rejim bizi devralır ve 3 ayda aynılaşırız…

(Gazete360/ Nisan 2015)

Bir Cevap Yazın